muhteşem yüzyıl hakkında ne yazsam az gelir. dört sezondur beni ekran başına kilitleyen bu dizi, masalsı senaryosu, bitmek bilmeyen entrikası ve harika oyuncularıyla gözümde en güzel türk dizisi. elbette kült dizilerimiz var (ikinci bahar, asmalı konak, süper baba gibi) ama yine de bu dizi, yapımıyla da büyüleyici, söylememe gerek yok.
yeni sezonla ilgili ufak bir yorumla başlamak isterim yazacaklarıma. geçen sezon sona erdiğinde meryem uzerli'nin hürrem rolünü terk etmesi sebebiyle, yeni bir hürrem arayışı başlamış ve vahide perçin ile sona ermişti. son bölümde karşıma çıkan hürrem görüntüsünü hiç sevmemiş, yine de alışmayı ümit etmiştim sezon ilerledikçe. nitekim alışmak ne kelime, vahide perçim harika bir hürrem oldu gözümde. o öfkeli halleri ile çocuklarına zayıf anne rolü ve kocasına aşık devrinin en güçlü kadınını tam da kitaplarını okurken hayal ettiğim gibi gözlerimin önüne serdi. bin bir teşekkürü borç bilirim kendisine. işte geçen hafta, hürrem'in yolculuğu sona erdi dostlar. ben bu yazıyı hürrem'in ardından yazıyorum.
son birkaç bölümde kara çıban hastalığı ile mücadele etmeye çalışan hürrem, yerini hastalığını kabul edip sevdikleriyle vedalaşan bir anneye, eşe bıraktı geçen hafta. yaptığı veda konuşmaları elbette duyguluydu. ama beni en çok etkileyen, bir zamanlar düşmanları olanlardan bile helallik alması oldu. gülfem'le konuşması, pargalı ibrahim'in mezarına gidip dua dahi etmesi ve mahidevran'dan kendisini affetmesini istemesi beni tüketti a dostlar. mahidevran'ın affetmek en büyük cezadır dediği sahneyi ömrüm boyunca unutamayacağım. çok fazla uzatmaksızın şunu söyleyebilirim ki, hem vedalaşan hem de daha yapacak çok şeyi olduğunu gösteren bu karakter, burnumun direğini öyle bir sızlattı ki, yazarken dahi gözlerim doluyor.
son sahnelere doğru, hürrem bir sofra kurulmasını istedi. tüm ailesini, sevdiklerini bu masada gördükten sonra (kanuni'nin onu yanına oturtması hem bir o kadar normal, hem de anormal bir durumdu daha önce hiç gerçekleşmediği için, harika düşünülmüş bir sahne doğrusu.) artık vaktinin geldiğini anlayarak kalkmak istedi. sarayın içerisinde süleyman'ın kolunda yürürken, daha ilk bölüm hürrem'in süleyman diyerek kollarında bayıldığı noktada yeniden süleyman deyip bayılması o kadar güzeldi ki, dikkatli izleyen her sadık seyircinin unuttuğu bir ayrıntıyı yeniden anımsattı. bu muhteşem yapımı yaratan kadın, meral okay... gerçekten unutulmayacak bir insan kendisi. allah rahmet eylesin.
işte bu noktadan sonra ağrı ve acı içerisinde, an gelip sürüklenerek odasına giden hürrem'i izlerken kanım çekildi. keşke süleyman onu kucağına alıp götürseydi diye geçirdim içimden. ama sonrasında, aslında dünyanın en güçlü adamının eşi olan dünyanın en güçlü, en merak edilen kadınının, son derece fani bir durumda olduğunu göstermek istediklerini düşündüm. çok yerinde bir tercihti elbet ama yürek burktu.
sonrasında ise son sahne geldi. hürrem, süleyman'dan ona yazdığı ilk şiiri okumasını istedi. halit ergenç'in dudaklarından o beyitler dökülürken ben bittim. ne aşk! ne aşk... aşk. saf bir aşk. öyle bir aşk ki, ne ben yazabilirim, ne bir başkası. ancak muhibbi kaleme alabilmiş. türk televizyonunun en başarılı dizisinde, yıllarca hakkında kitaplar okuduğum, oyunlarına gittiğim muhteşem karakter ölüyordu işte. nasıl olacaktı o an bilmiyorum ama, bölüm tüm hikayelerin uçlarını bağlayarak dizinin yavaş yavaş sona geldiğini anımsatıyordu bizlere işte.
derken olanlar oldu. gördüğüm en güzel ölüm sahnesini yaptılar.
hürrem'in son nefesini aldığı o an, zaman durdu.
o an, öyle güzel anlatıldı ki... ondan önce, ondan sonra diye kendimizi tanımlamaya çalıştığımız hayatın en büyük gerçeği ölüm, sadece giden kişi için değil ama, kalanlar için de zamanın durduğu bir an olarak anlatıldı. daha ne kadar güzel olabilirdi? daha ne kadar gerçek, daha ne kadar acı ve dahi ne kadar güzel olabilirdi o sahne? kelimelerim bitti o an. türk televizyonunda gerçekten de bir an için farazi bile olsa zaman durdu.
reklamlar araya girerken, o anın müzikleri kulağımda çınladı. en sevdiğim dizim, son rotasına başladı.
Muhteşem Yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muhteşem Yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
08 Mayıs 2014
12 Ekim 2013
[Muhteşem Yüzyıl S3 ve 106.]
Efendim birazdan muhteşem yüzyılın 106. bölümünü izlerken yazdığım şeyleri paylaşacağım. ama öncelikle 107. bölümü de yeni izlemiş biri olarak aklımdan geçenleri yazmayı bir borç bilirim. ilk yorumum vahide gördüm hakkında olmalı. bir öneki sezon biterken son 30 saniyede karşıma çıkan hürremi hiç beğenmemiştim. en nihayetinde 2 sezon boyunca meryem uzerli ile görmeye alışkın olduğumuz bu karakterin yerinde vahide gördümü görmek, hatta özür dileyerek düzeltiyorum, vahide perçin demeye henüz alışamadım ama alışacağım, vahide perçini görmek, çok çok garip bir histi. sanki meryem 4 bölüm sonra zaten gidecekmiş gibi değil de, hürremin tüm yıllarını kaçırmışız gibi bir öfke doldurmuşt içimi. ama vahide perçin harika bir hürrem sahneliyor bence. neden mi? çünkü. efendim üçüncü sezonda bildiğimiz hürrem gitmiş. soğuk, acımasız ve çok çok daha zeki bir kadın gelmiş. tabi kolay değil o kadar yıl gücü elinde tutmak ve bir yandan da esir tutulmak. dolayısıyla meryem uzerli'nin o yumuşak mizacından byölesine sert ifadeleri olan kocaman bir kadın yüzüne geçmemiz beni rahatsız etmiyor. yalnız tek rarahtsız eden konu, hürremin kendisi ile yaşadığı güvensizlikler. anlıyorum, yaşını aldığı için yaşlanma mutsuzluu yaşıyori gençliğini özlüyor ama yine de, onu güçlü görmeye o kadar alışmışım ki özellikle 2. sezondan beri, içim sıkılıyor. üstelik de artık geçen hafta menopoza girmesiyle birlikte süleymanın şehzadeler doğuracak yeni cariyeler meselesini sen hiç düşünme bebişim deyip, yine cariyeleri yatağına alması resmen canımı yakıyor. kaç şehzade istiyorsun be adam demenin ötesinde, dünya hükümranı bir adamı kendine kul köle etmiş bir kadının mutsuzluğu ve gözyaşları içimi parçalıyor. hürremin artık cariye seçip süleymana gönderdiği bir sezonda, cariyelerin mutlu mesut hamileyiiim diye müjdeler verdiği ve hürremin betinin benzinin attığı bir sezonda ben yokum demek istemesem de, bir ben var benden içeri demeden edemeyeceğim. diren hürrem. bir başka hususa da şu şekilde değinmek lazım, ozan güven harika olmuş dizide. onun o gücü elinde tutan hırslı ama aynı zamanda narin aşık hali beni fethetti, sadrazama desteğim tam. merve boluğur ve berrak tüzünataçın diziye girmesiyle dalgalanan entrika sularını geçtim, ben sadrazamın çevirdiği entrikaları büyük bir keyifle izliyorum. özellikle merve boluğurun selimi sürekli baştan çıkarma hali baymaya başladı. bu dizinin satmak için sekse ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. dilerim düşünülmüyordur da. son olarak bir de meltem cumbuldan bahsetmem gerekiyor. yareppim melte cumbul da yaşlanmış amma o yumuşak hali tavrı ve çok bilmiş hali çok çok güzel! güzelden kastım, senaryo bağlamında özellikle. diziye bir ivme getirdiğini düşünüyorum. ama çok sinir etmeye başladı o ayrı zehehe. şehzadeler hakkında ise söyleyecek bir şeyim yok. bence öyle bir geçer zaman ki'nin metesi tam olarak oturmuş rolüne. sanıyorum ki çocuk kendini oynuyor ve kendisi zıpçıktı. haz etmedim. ama beyazıd'ın tarihi tasvirlerine benziyor. bakalım entrikalar ne şekilde sonuçlanacak, heyecanla bekliyoruz. ve evet, 106. bölüm notlarımı aşağıya dosdoğru aldım. şaşkınlığıa tanık olun a dostlar.
hürrem'e nooldu yareppim meraktan öleceğim.
meltem cumbul muğğğğ? allahım sen ne rolndesin meltem cumbul? seni çok severim ama artık pıtı pıtı roller sana gelmiyor bak buraya yazıyorum.
ah meryem'in bu hallerini ögrebileydik çok iyiydi.
hürrem menopoza girmiş yareppim tüm bu entrika o yüzdenmiş!
ülen fahriye hatun, harikasın, adamsın be! böyle sağlam insanlara bayılıyorum!
artık hürrem'in faniliğin sorguladığı bir noktadayız dizide. vay anasını. işte dünyalara sahip adama sahip olsan bile böylece alıveriyorseni bir fainilik hissiyatı. ne garip, ne hayat...
ya gülfem hatun, hala kaşın gözün ayrı oynuyor, valla bir kabul edemedin hürrem'in zaferini. pes ki ne pes valla. gıcığım sana bilesin.
abi aynı haremde 1000 kadın yaşıyorsunuz, elbette biriniz menopoza gireceğdi. bundan doğal ne var anlayamıyorum.
hürrem'i obsesif bir kadın olarak resmediyorsunuz. çok fena gıcık olmaya başladım.
afife hatun seni çok seviyorum yea. kayıtlara geçsin.
hala aşk tazeliyorlar valla. vay anasını. darısı başımıza.
rüstem. hastayım sana.
fatma sultan kimdi lan?
vay anasını!!!
amanın berrrak tüzünataç göründü!
yok artık barbaros hayrettin paşanın kızı haremde cariye mi olacak!
huricihan da az değil ha!
hürrem tükeniyor...
haremdeki kadınlar saçlarını nasıl kurutuyor? tek sorum bu.
hürrem bebeyimsin ya! yeminlen kendimden geçtim şurda zevkten! abiy bir an kız süleymana ulaşacak sandım valla ben bile deli olacaktım! hürrem'den cidden korkmak lazım, kadının eli kulağı heryerde! vay anasını vay! bu arada lokman ağanın da minnoş yüzünün arkasında nassıl bir katil varmış valla şaşkınlıklar yaşadığımdır. yey!
beyazıd da tam bir zıpçıktı çok afedersin.
ay bayılıcam halvet de halvet halvet de halvet valla bayılıcam içime fenalık getirdin lan merve boluğur, hayret vallahi.
huricihan ne ezik bir sultansın sen yareppim. hala bir boktan haberin yok sanki, hayret yahu hayret!
mustafanın bu kadar akıllıca bir hamle yapabileceğini 550796789 yıl düşünsem aklıma getiremezdim. adeta 5 yeni yaşıma daha girdim.
diren hürrem.
hürrem'e nooldu yareppim meraktan öleceğim.
meltem cumbul muğğğğ? allahım sen ne rolndesin meltem cumbul? seni çok severim ama artık pıtı pıtı roller sana gelmiyor bak buraya yazıyorum.
ah meryem'in bu hallerini ögrebileydik çok iyiydi.
hürrem menopoza girmiş yareppim tüm bu entrika o yüzdenmiş!
ülen fahriye hatun, harikasın, adamsın be! böyle sağlam insanlara bayılıyorum!
artık hürrem'in faniliğin sorguladığı bir noktadayız dizide. vay anasını. işte dünyalara sahip adama sahip olsan bile böylece alıveriyorseni bir fainilik hissiyatı. ne garip, ne hayat...
ya gülfem hatun, hala kaşın gözün ayrı oynuyor, valla bir kabul edemedin hürrem'in zaferini. pes ki ne pes valla. gıcığım sana bilesin.
abi aynı haremde 1000 kadın yaşıyorsunuz, elbette biriniz menopoza gireceğdi. bundan doğal ne var anlayamıyorum.
hürrem'i obsesif bir kadın olarak resmediyorsunuz. çok fena gıcık olmaya başladım.
afife hatun seni çok seviyorum yea. kayıtlara geçsin.
hala aşk tazeliyorlar valla. vay anasını. darısı başımıza.
rüstem. hastayım sana.
fatma sultan kimdi lan?
vay anasını!!!
amanın berrrak tüzünataç göründü!
yok artık barbaros hayrettin paşanın kızı haremde cariye mi olacak!
huricihan da az değil ha!
hürrem tükeniyor...
haremdeki kadınlar saçlarını nasıl kurutuyor? tek sorum bu.
hürrem bebeyimsin ya! yeminlen kendimden geçtim şurda zevkten! abiy bir an kız süleymana ulaşacak sandım valla ben bile deli olacaktım! hürrem'den cidden korkmak lazım, kadının eli kulağı heryerde! vay anasını vay! bu arada lokman ağanın da minnoş yüzünün arkasında nassıl bir katil varmış valla şaşkınlıklar yaşadığımdır. yey!
beyazıd da tam bir zıpçıktı çok afedersin.
ay bayılıcam halvet de halvet halvet de halvet valla bayılıcam içime fenalık getirdin lan merve boluğur, hayret vallahi.
huricihan ne ezik bir sultansın sen yareppim. hala bir boktan haberin yok sanki, hayret yahu hayret!
mustafanın bu kadar akıllıca bir hamle yapabileceğini 550796789 yıl düşünsem aklıma getiremezdim. adeta 5 yeni yaşıma daha girdim.
diren hürrem.
17 Ocak 2013
[Post-Pargalı.]
bu akşam pargalı ibrahim'in konuşmalarını dinlerken öyle hüzünlendim ki... oysa tarihi bir karakter olarak hiç haz etmem kendisinden. neden böyle oldum onu da bilmiyorum aslında. nedendir acaba hürrem'e olan bu sevgim? ailesinden koparılması mı beni bu kadar derinden yaralayan? okul için evden çıkıp gidişimi mi hatırlatıyor onun sürgünü bana? hayır, ben sürgüne gelmedim. hayır, böyle vahşice işlenen cinayetlere kurban vermedim çok şükür ailemi. ama onun bir kalyonun içindeki boş boş bakan gözlerinde, uçakta başını yaslayıp iç çeken bir parçamı görüyorum galiba. bilemiyorum.
kendi okuduğum kitaplar ve gittiğim oyunlar ve izleme fırsatı bulduğum gösterilerde aşık bir kadın olarak görmedim hürrem'i. onun kanuni'ye olan aşkından emin olmadım hiç bir zaman. gencecikken büyük kayıplar yaşayan bu kadının, aslında kanuni'ye mi yoksa güce mi aşık olduğunu çözemezken, muhteşem yüzyıl, içimde eksik kalan o duyguyu tamamladı. ben, bu dizinin yorumuyla hürrem'in aşık bir kadını oynadığına karar verdim. onun, 'sen yoksan ben de yokum süleyman' deyişiyle beraber, aşka tüm gücüyle inanan yüreğim, ruhum, aklım mutlu oldu inanır mısınız? tarih boyu anlatılan tüm olayların, aşkla, aşktan ötürü, belki de aşk için yapıldığını bilmek garip bir mutluluk verdi bana. bu olaylar ardındaki nice ölüm, nice kötülük, hatta halkın cadılık dediği bilimum planlar, meşrulaştı gözümde. aşkın herşeyi meşrulaştırabildiği bir dünyada, aynı durumun 500 yıl önce de yaşanabileceğinin farkına vardım. ve ben, bir zaman gezgini, çok mutlu oldum.
tabii bir de şöyle düşünmek lazım, ben ne yapardım? vallahi ben haremde kesin öldürülürdüm. kesin yani. nerde bir gudubet iş var, ucu bana dokunur, ben de minnoş minnoş cinayetlere kurban giderdim. yok arkadaş, bana göre değil böyle sürekli diken üstünde otur, heryeri gözle, herkese şüpheyle bak, sürekli plan yap, sürekli bir alt metin olsun aklımda, hep ona hizmet et filan. yok yoook, bana gelirler. olmaz yani anladım ben. insan en azından kendini bilmeli.
ama hürrem ne yaptı? kadın sürekli tehdit altında olan hayatını ve daha da önemlisi çocuklarının hayatını ne yapıp edip koruma altına almaya karar verdi. önce ailesinin intikamını almak için başlayan bu hikaye, kendi ailesini koruma görevine ve aşık olduğu adamı herşeyden herkesten çok kendine bağlama arzusuyla hareket etti. kızmak mümkün mü? hayır. osmanlı'nın sonunu getirdi, selim gelmese başka olurdu, onun yüzünden sonun başlangıcı dönemlerine girdik filan. osmanlı'yı ben de severim, osmanlı'yı severek okurum, severek izlerim. kaybettiğimiz savaşları biz kaybettik diye anlatırım. bak hala kaybettiğimiz savaşlar diyorum. ama osmanlı'dan sıyrılıp, bir adım geriden bakabilmek lazım bazen. geçenlerde bir kitapta geçiyordu, being like a Turk, boasting about the past glorious days. bu durumu aşmak lazım. ve bu kısıtlayıcı zinciri koparıp tekrar bakabilirsek -ki şahsen ben öyle bakmaya çalışıyorum naçizane- hürrem'e kızmak mümkün değil. o doğadaki her dişi gibi davranıyor. tek farkı, bunu yapacak kudreti bulup, yaptıklarıyla ünlü olması. what can I do sometimes? en nihayetinde kabul ediyorum, Mustafa'nın ölümü kötü oldu. İbrahim'in ölümü acı birşey. her giden, arkasında başkalarını bırakıyor. geride kalanlar için hiç bir ölüm kolay değil. ama bu insanları öldürmeye çalışmak yerine, üzerinde oturduğun güce rağmen, onları izlemek ve daha sonrasında kendi sürgününe, çocuklarının ölümüne tanıklık etmek daha mı insancıl, daha mı az acı?
gelelim bu akşam beni hüzünlendiren İbrahim'in hikayesine. çocukluğu gördükçe içim parçalandı. 10 yaşında evinden alınan bir çocuk. ailesi geride kalmış. yürüdüğü sokaklar, yaşadığı kasabanın kokusu, denizin sesi, ağların yosunlarını, herşeyini herşeyini geride bırakmak zorunda kalmış. an gelmiş adını unutmuş. gün gelmiş kendi dininden vazgeçmiş, kendi dilinden vazgeçmiş. hani insan ayağını çarpınca sehpanın kenarına bağırır ya can havliyle, o dil değil midir içinde yaşattığı dil aslında? ama öyle, şiiit, faaaak demeye benzemez bu bağırış. en beklenmeyen anda ettiğin bir küfür, aah çığlığı, aman beee nidasıdır o. merak ediyorum, acaba pargalının dilinin ucuna gelmiş midir bir gün kendi dilinin çığlıkları. gelse de söyleyebilmiş midir? çocukluğunda duyduğu melodiler bırakır mı insanı? kestane gürgen palamut melodisi zihni terk eder mi acaba? daha dün annemizin kollarında melodisini duyunca, cümlenin geri kalanını zihnimizde tamamlamaktan vazgeçebilir mi dil? 9/8 şarkılar çalınca, yerinde durabilir mi bir trakyalı? gurbette yaşayanların en sevmediği kelime gurbet olmaktan çıkabilir mi mesela? aygaz melodisi yazlığı anımsatmaktan biraz olsun uzaklaşabilir mi? bugün annemin gözlerinin dolmasına sebep olan o cümle, hiç hafifler mi acaba? sevdiğin birine, olmayacağını bildiğin gelecek günlere ilişkin bile bile, gülümseye gülümseye yalan söylemek, hangi dilde daha hafiftir bilen var mı?
bugün, ibrahimin konuşmalarında, hünkarım diye bağrışında, tüm cihanın veziri azamı olarak yerde bembeyaz pijamalarıyla beli açık yatışında, gözlerindeki dehşette, gözünden akan yaşta, geride bıraktıklarının gelecek haftaki kayıplarında boğuldum. nefesim tıkandı. uyku bastırdı. kabıma sığamadım. ölümünü kendisinden haz etmeyerek, keyifle, heyecanla, nasıl bir çekim yapacaklarını merak ede ede bekleyen ben, çok üzüldüm. günahını aldım mı bilemiyorum ama, ben galiba seni anladım ibrahim.
kendi okuduğum kitaplar ve gittiğim oyunlar ve izleme fırsatı bulduğum gösterilerde aşık bir kadın olarak görmedim hürrem'i. onun kanuni'ye olan aşkından emin olmadım hiç bir zaman. gencecikken büyük kayıplar yaşayan bu kadının, aslında kanuni'ye mi yoksa güce mi aşık olduğunu çözemezken, muhteşem yüzyıl, içimde eksik kalan o duyguyu tamamladı. ben, bu dizinin yorumuyla hürrem'in aşık bir kadını oynadığına karar verdim. onun, 'sen yoksan ben de yokum süleyman' deyişiyle beraber, aşka tüm gücüyle inanan yüreğim, ruhum, aklım mutlu oldu inanır mısınız? tarih boyu anlatılan tüm olayların, aşkla, aşktan ötürü, belki de aşk için yapıldığını bilmek garip bir mutluluk verdi bana. bu olaylar ardındaki nice ölüm, nice kötülük, hatta halkın cadılık dediği bilimum planlar, meşrulaştı gözümde. aşkın herşeyi meşrulaştırabildiği bir dünyada, aynı durumun 500 yıl önce de yaşanabileceğinin farkına vardım. ve ben, bir zaman gezgini, çok mutlu oldum.
tabii bir de şöyle düşünmek lazım, ben ne yapardım? vallahi ben haremde kesin öldürülürdüm. kesin yani. nerde bir gudubet iş var, ucu bana dokunur, ben de minnoş minnoş cinayetlere kurban giderdim. yok arkadaş, bana göre değil böyle sürekli diken üstünde otur, heryeri gözle, herkese şüpheyle bak, sürekli plan yap, sürekli bir alt metin olsun aklımda, hep ona hizmet et filan. yok yoook, bana gelirler. olmaz yani anladım ben. insan en azından kendini bilmeli.
ama hürrem ne yaptı? kadın sürekli tehdit altında olan hayatını ve daha da önemlisi çocuklarının hayatını ne yapıp edip koruma altına almaya karar verdi. önce ailesinin intikamını almak için başlayan bu hikaye, kendi ailesini koruma görevine ve aşık olduğu adamı herşeyden herkesten çok kendine bağlama arzusuyla hareket etti. kızmak mümkün mü? hayır. osmanlı'nın sonunu getirdi, selim gelmese başka olurdu, onun yüzünden sonun başlangıcı dönemlerine girdik filan. osmanlı'yı ben de severim, osmanlı'yı severek okurum, severek izlerim. kaybettiğimiz savaşları biz kaybettik diye anlatırım. bak hala kaybettiğimiz savaşlar diyorum. ama osmanlı'dan sıyrılıp, bir adım geriden bakabilmek lazım bazen. geçenlerde bir kitapta geçiyordu, being like a Turk, boasting about the past glorious days. bu durumu aşmak lazım. ve bu kısıtlayıcı zinciri koparıp tekrar bakabilirsek -ki şahsen ben öyle bakmaya çalışıyorum naçizane- hürrem'e kızmak mümkün değil. o doğadaki her dişi gibi davranıyor. tek farkı, bunu yapacak kudreti bulup, yaptıklarıyla ünlü olması. what can I do sometimes? en nihayetinde kabul ediyorum, Mustafa'nın ölümü kötü oldu. İbrahim'in ölümü acı birşey. her giden, arkasında başkalarını bırakıyor. geride kalanlar için hiç bir ölüm kolay değil. ama bu insanları öldürmeye çalışmak yerine, üzerinde oturduğun güce rağmen, onları izlemek ve daha sonrasında kendi sürgününe, çocuklarının ölümüne tanıklık etmek daha mı insancıl, daha mı az acı?
gelelim bu akşam beni hüzünlendiren İbrahim'in hikayesine. çocukluğu gördükçe içim parçalandı. 10 yaşında evinden alınan bir çocuk. ailesi geride kalmış. yürüdüğü sokaklar, yaşadığı kasabanın kokusu, denizin sesi, ağların yosunlarını, herşeyini herşeyini geride bırakmak zorunda kalmış. an gelmiş adını unutmuş. gün gelmiş kendi dininden vazgeçmiş, kendi dilinden vazgeçmiş. hani insan ayağını çarpınca sehpanın kenarına bağırır ya can havliyle, o dil değil midir içinde yaşattığı dil aslında? ama öyle, şiiit, faaaak demeye benzemez bu bağırış. en beklenmeyen anda ettiğin bir küfür, aah çığlığı, aman beee nidasıdır o. merak ediyorum, acaba pargalının dilinin ucuna gelmiş midir bir gün kendi dilinin çığlıkları. gelse de söyleyebilmiş midir? çocukluğunda duyduğu melodiler bırakır mı insanı? kestane gürgen palamut melodisi zihni terk eder mi acaba? daha dün annemizin kollarında melodisini duyunca, cümlenin geri kalanını zihnimizde tamamlamaktan vazgeçebilir mi dil? 9/8 şarkılar çalınca, yerinde durabilir mi bir trakyalı? gurbette yaşayanların en sevmediği kelime gurbet olmaktan çıkabilir mi mesela? aygaz melodisi yazlığı anımsatmaktan biraz olsun uzaklaşabilir mi? bugün annemin gözlerinin dolmasına sebep olan o cümle, hiç hafifler mi acaba? sevdiğin birine, olmayacağını bildiğin gelecek günlere ilişkin bile bile, gülümseye gülümseye yalan söylemek, hangi dilde daha hafiftir bilen var mı?
bugün, ibrahimin konuşmalarında, hünkarım diye bağrışında, tüm cihanın veziri azamı olarak yerde bembeyaz pijamalarıyla beli açık yatışında, gözlerindeki dehşette, gözünden akan yaşta, geride bıraktıklarının gelecek haftaki kayıplarında boğuldum. nefesim tıkandı. uyku bastırdı. kabıma sığamadım. ölümünü kendisinden haz etmeyerek, keyifle, heyecanla, nasıl bir çekim yapacaklarını merak ede ede bekleyen ben, çok üzüldüm. günahını aldım mı bilemiyorum ama, ben galiba seni anladım ibrahim.
20 Haziran 2012
[Muhteşem Yüzyıl: The muhteşem sezon finalinin ardından.]
efendiiiiiim, uzun bir süre sonra tekrar dizi yorumlarımla geri
dönüyorum. gerçi çok uzun bir süre değil esasen takvim günlerine
vurduğumuzda. ama bu kadar güzel dolu muhteşem bir bölümü anlatmamın
üstünden yıllar geçti a dostlar. en son böyle bir hazzı dexter sezon
finalinde -artık kimse kusura bakmasın hangi katilin öldüğünü
söyleyeceğim- trinity killer'ın kalbine çötenk diye bıçağı
sapladığımızda, miguel'i öldürdüğümüzde ve niptuck'ta carver'ın kim
olduğunu yaptıklarını nasıl yaptığını öğrendiğim anda, dark willow'un
warren'ı paralayıp parçaladığı dakikalarda filan yaşamıştım. düşünün
yani o tatmin hissiyatını. hani öyle birşey ki illyria'nın spike ve
angel'a bakıp unimpressive demesi, spartacus'un crixus'un kalkanına
basıp zıplayarak house of batiatus'u basması tadında bir güzellikti bu.
except, kan yoktu. üstelik bu bölümü güzel yapan özelliklerden biri de
kan olmadan vahşiydi be anacım. şimdi bu intro'dan sonra patlatıyorum
yorumlarımı. hürrem sezon finali: the best of best moments.
valla bölümün başlarını kaçırdım, o yüzden tam yorum
yapamiyciim. ama ortalarına doğru geldikçe şu hacıhoca efendinin vezir
olduğunu görmek şaşırttı indeed. zaten ezik birinin böyle güçlü biri
olmadığını ilk bakışta anladıydım ben şeyhim diye ortalara düşen tipi
görünce. efendim devamına gelirsek, ki bu siyasi tarihi olaylar
zincirinin bayıklığından bu entrika kısmına geçiş daha da önemli, üç
cepheye ayırıyorum: ibo-hatice, hürroş-mahidevran ve naçizane gülfem
cephesi. gülfem cephesi çok minik bir cephe oradan başliyim bence. şimdi
efendim biri gülfemi öldürmeye kalktı, vay efendim mahidevranmış, vay
canınaymış, kovuldun sen mahidevranmış. bu kısım beni pek
ilgilendirmiyor şu an, çünkü ben bu olaylar zincirini daha ziyade hürroş
cephesinde anlatıciim. benim ete kana susamış çılgın zombi köpekler
gibi ağzımın sularının aktığı an şuydu: hani yahudi bir kadından borç
aldı ya mahidevran, o kadın gülfeme gelip param ödenmezse kadıya gitmek
zorunda kalacağım dedi ya ofofofof. muhteşemdi o an ya! bir an için o
senaryoyu hayal ettim. padişahın zevcesi parasını ödemiyor diye kadının
karşısına olay gideydi the muhteşem senaryo olurdu desem yeridir!
maşallah diyorum maşallah. şimdi bu kısmı bitirip ezik ibo cephesine
geçeyim, zira hürroş cephesi en tatlı cepheydi, orayı böööyle yaya yaya
keyifle anlatmak istiyorum. efendim beklemediğim bir şey oldu açıkçası.
ressmen hatice öğrendi. önce mal gibi inanmadı, matrakçıya filan sordu
amaaaa en sonunda jetonları bir düştü pir düştü hele şükür. ben en az
10580978956 bölüm kadar uzatırlar diyordum bu muhabbeti. üstelik kendisi
bir de boşanmaya karar verdi ki iyice şoklardayım açıkçası. ayılıp
bayılıp mıymıy halleriyle geri dönmesini bekliyorum iboya. nitekim öteki
sezonun başında o şekil bir birleşme bekliyorum. sonuçta ibo hala mevut
ve kanuni benim tarihten bildiğim kadarıyla böyle atraksiyonlu ihanet
haberlerini öğrenmiyor. a tabi ibonun çöt diye evet o benim çocuğum
demesi de şoklardan şoklara soktu. hani iyi etti gerçeği söyleyip
dolandırmamakla, ama yani böyle çöt diye söyleyince benim içime bile
oturdu. ay bak gıcık olduğum dakikalara geldim. ya adam yüzsüz yüzsüz
senin yüzünden seni aldattım dedi lan! göt! kendine gel lan! tamam
hatice de sıkıntılı çileli dönemlerden geçti ama what the fuck!
sinirlendim bak şu an. devlet benim demiş de bilmemneler. ya gerçekten
söz konusu ilişkiler olunca insanların bir ilişkinin içinden birkaç
cümle çekip o ilişkiyi 2 cümleden çekilmez hale getirmesi sanatına bir
isim konulmalı bence. cidden. tabi bunu ben yapmadım demiyorum şu an.
ama böyle dışardan izleyince öyle garip, öyle hastalıklı bir durum ki
resmen rahatsız olup self reflection pozisyonu aldım. neyse efendim.
geliyorum hatice cephesinin vuruu cümlesine. hatice bu sözler üzerine
dedi ki, ben evladımın yasını tutarken sen beni aldatıyor muydun ibrahim? oy. bu cümleyle birlikte şöööyle bir yerimizde sallandık yahu. baya damardan girmiş senaristler. düşüp bayılana böyle serum takılmaz o derece! [şimdi efendim en yakın zamanda hürroş cephesini yazacağım. bu şekilde to be continued deyip bırakacağım. hohohooh, hep gıcık olmuşumdur dizilerde böyle bitince, bir kere de ben yapiyim. hah. (devam ediyorum efendim.)] gelelim hürroş cephesine. allahım allahım böyle güzel bir zevk olamazdı. hürrem2in minnoş minnoş sırıtıp, bildiğimi yaparım şirinliğimi takınırım kimsenin de ruhu duymaz tadındaki ifadesi o kadar güzeldi ki yani kelimeler yetemez. aaa tabi itiraf edeyim, ben cidden mahidevran'ın gülfem'i öldürtme cüretini göstereceğini düşünmüştüm ama meğersem heeeerşeyleri hürrem ayarlarmışmış! dınınıınınıı! çok güzeldi vesselam çoook! mahidevran'ın bir kere daha kapana kısılmış hali gözlerimin önünden kolay kolay gitmeyecek. ben de çok zeki akıllı entrikalar çeviren bir insan değilim misal, öyle binbir böyle mi olacaktı entrikasını ancak izleyip görebilirim, anlatsalar inanmam o derece! ama en azından ortalara vay ben haremi yöneticem, vay ben dünya padişahının padişahı olucam diye düşmüyorum öyle değil mi mahidevran? geliyorum en son sahneye. an be an yazacağım. tamam, mot-a-mot yazmıyorum, ama o cümleler daha da benim aklımdan çıkmaz. hürrem, kanuni'nin odasından çıktığından dünyanın fatihiydi dostlar. tabi önce bir de o odadaki konuşmaya değinmek isterim. ay kanuni sen beni benden aldın, bir gün beni öldüreceksin be adam! mahidevranın bu işi beceremeyeceğini biliyordum ama yine de son şans verdim tadındaki konuşman neydi öyle? hani hürroşçum sana güveniyorum ama yazıktır yani buna da bir kemik atalım tadındaki davranışın tam bir padişah artistliğiydi hihohoho diye gülüyorum. yes. back to hürremin odadan çıkış sahnesi. bir kadın düşünün ki ailesinden koparılmış, bir kadın düşünün ki dilini yemeğini dinini bilmediği bir ülkeye bir geminin ambarında getiriliyor. bir kadın düşünün ki ömrü boyunca duymadığı, görmediği şeylerin eğitimini almak zorunda, o kadın, belki kendi dışındaki olaylara kurban olacak, bir kadın ki, kaderi başkasına bağlı, üstelik o başkası dediği, kadının varlığından haberdar bile değil. işte benim gördüğüm hürrem böyle bir kadın. hiçliğin ortasından dünyanın tepesine kızıp hatalar yaparak, kovularak, zehirlenerek, aşağılanarak, elleri sevdiği adamın kanına bulanarak çıkmayı başardı. dark willow'un fragmanda dediği gibi "no mortal had this much power" diyorum şu an. ve hürremin ağzından söylediklerini yazıyorum:
Ben Alexandra Lisowska 17 yaşımda, annemin, babamın, kardeşimin katledildiği evimizden zorla alınıp bir gemiye hapsedildim. Daha o yaşımda gördüm dünyayı, o yaşımda yaşadım tüm acıları. Denizin ortasında sürüklenirken her an ölmeyi istedim. [...] İntikam ateşiyle kavruldum önce. Nerden bilebilirdim ki o intikam ateşinin zamanla aşk ateşine dönüşeceğini? Ben yıllar önce, eteğini öptüklerim benim de eteğimi öpecekler diye yemin etttim. İşte bugün, haremi ben yönetiyorum. Harem ne ki, dünyayı ben yöneteceğim.
Çok, çok güzeldi yahu. Daha da bunun üstüne birşey söylenmez. Sadece fahir atakoğlu dinlenir.
Ben Alexandra Lisowska 17 yaşımda, annemin, babamın, kardeşimin katledildiği evimizden zorla alınıp bir gemiye hapsedildim. Daha o yaşımda gördüm dünyayı, o yaşımda yaşadım tüm acıları. Denizin ortasında sürüklenirken her an ölmeyi istedim. [...] İntikam ateşiyle kavruldum önce. Nerden bilebilirdim ki o intikam ateşinin zamanla aşk ateşine dönüşeceğini? Ben yıllar önce, eteğini öptüklerim benim de eteğimi öpecekler diye yemin etttim. İşte bugün, haremi ben yönetiyorum. Harem ne ki, dünyayı ben yöneteceğim.
Çok, çok güzeldi yahu. Daha da bunun üstüne birşey söylenmez. Sadece fahir atakoğlu dinlenir.
04 Haziran 2012
[Muhteşem Yüzyıl: Farewell.]
Son iki haftadır hüzünlü sahnelere tanık oluyoruz malesef bu dizide. ama yadırgamadan izlememe engel olmuyor hiçbirisi. çünkü herşey yerli yerinde, herşey tam. olması gerektiği gibi sanki. o yüzdendir ki bu dizinin tek bir bölümünü bile kaçırmadan, kaçırsam dahi mutlaka izleyerek takip ettim. meral okay'ın yarattığı o destansı, aşk dolu öykü, onun arkasından da şekil bulurken şimdi bu birkaç kayıptan bahsedesim var.
valide sultan'ın zamanının geldiğini nebahat çehre açıklamıştı daha önce. biliyorduk kendisinin öleceğini. ama böyle şiirsel ama gerçek bir öykü yazmaları beni çok üzdü doğrusu. ağlattı desem de yalan olmaz hatta. gerçi ilk hastalandığı ve selim'in beyaz atını gördüğü, kendini anlattığı şiiri okuduğu bölüm ölmesini beklemiştim. ama yine de devamının güzelliği bu detayı unutturdu. gamdan öldü dediler hep. hürrem öldürdü. hürrem'in sözleriyle gitti. böyle düşünmek istemiyorum. hatice'nin öğrenmesini istemediği doğru, çok üzüldüğü de doğru. ama bence aklında şüphe kalmadı, kızı daha fazla kanmayacaktı ve bu yüzden tüm dertlerinden kurtuldu diye düşünmek istiyorum ben. o giderken aklımda gençliğini oynayan kız gülümseyerek baktım. itiraf ediyorum. huzura mutluluğa gittiğini düşündüm günlerce günlerce bir yatakta yattıktan sonra. yalnız bu noktada hatice ile olan diyalogunu yazmak isterim. yer gök aşk'ta yaptığım gibi hepsini yazmak isterdim ama çok ağladım orada. bir kere daha izlemek içimden gelmiyor. sadece hatice'nin annesine şöyle dediğini özet geçeyim: benim çocuklarım, senin gibi bir anneye sahip olamayacakları için çok şanssızlar anne. beni ne olur bırakma..
geliyorum ikinci büyük üzüntüye. daye hatun. sen ne esaslı kadınmışsın diye söze girmek istiyorum. biliyordum senin bir handa bir başkası için çalışarak yaşayamayacağını. biliyorum, yaşardın ama kaldıramazdı ruhun. her gün kahrolacağına bir kerede gitmeyi tercih ettin. bence bölümdeki en kritik rolün, senin karakter olarak rolünün yanı sıra o kolyeyi alman oldu. çünkü valide sultan öldükten sonra kanuni'nin o kolyeyi ne yapacağını çok düşündüm ben. atamaz. gözünün önünde tutamaz. çok şık bir olaydı daye'ye vermesi, ona sarılması. bir de sen o tabureye çıktığında o yün çorapların, yeleğin... içimden bir parçayı kopardın daye hatun. helal olsun senin gibi kadına.
valide sultan'ın zamanının geldiğini nebahat çehre açıklamıştı daha önce. biliyorduk kendisinin öleceğini. ama böyle şiirsel ama gerçek bir öykü yazmaları beni çok üzdü doğrusu. ağlattı desem de yalan olmaz hatta. gerçi ilk hastalandığı ve selim'in beyaz atını gördüğü, kendini anlattığı şiiri okuduğu bölüm ölmesini beklemiştim. ama yine de devamının güzelliği bu detayı unutturdu. gamdan öldü dediler hep. hürrem öldürdü. hürrem'in sözleriyle gitti. böyle düşünmek istemiyorum. hatice'nin öğrenmesini istemediği doğru, çok üzüldüğü de doğru. ama bence aklında şüphe kalmadı, kızı daha fazla kanmayacaktı ve bu yüzden tüm dertlerinden kurtuldu diye düşünmek istiyorum ben. o giderken aklımda gençliğini oynayan kız gülümseyerek baktım. itiraf ediyorum. huzura mutluluğa gittiğini düşündüm günlerce günlerce bir yatakta yattıktan sonra. yalnız bu noktada hatice ile olan diyalogunu yazmak isterim. yer gök aşk'ta yaptığım gibi hepsini yazmak isterdim ama çok ağladım orada. bir kere daha izlemek içimden gelmiyor. sadece hatice'nin annesine şöyle dediğini özet geçeyim: benim çocuklarım, senin gibi bir anneye sahip olamayacakları için çok şanssızlar anne. beni ne olur bırakma..
geliyorum ikinci büyük üzüntüye. daye hatun. sen ne esaslı kadınmışsın diye söze girmek istiyorum. biliyordum senin bir handa bir başkası için çalışarak yaşayamayacağını. biliyorum, yaşardın ama kaldıramazdı ruhun. her gün kahrolacağına bir kerede gitmeyi tercih ettin. bence bölümdeki en kritik rolün, senin karakter olarak rolünün yanı sıra o kolyeyi alman oldu. çünkü valide sultan öldükten sonra kanuni'nin o kolyeyi ne yapacağını çok düşündüm ben. atamaz. gözünün önünde tutamaz. çok şık bir olaydı daye'ye vermesi, ona sarılması. bir de sen o tabureye çıktığında o yün çorapların, yeleğin... içimden bir parçayı kopardın daye hatun. helal olsun senin gibi kadına.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)