Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2018

[Çavdar Tarlasındaki Asi.]

Zamanında "catcher in the rye"ı okurken içimin baydığını öyle net hatırlıyorum ki... herkese kulp takan bu çocuk ve buhranları beni nasıl da sıkıntılara sokmuştu. hem de bu sıkıntıların bir sınavda soru olarak karşıma çıkması ihtimali ayrı bir dertti benim için. anlayamadığım bir buhranı nasıl kavrayabilir ve sorularını cevaplayabilirdim ki?

Yıllar önce bu düşüncelere sahip olduğum bu kitap, yıllar sonar tekrar okuduğumda -belki de artık yetişkin şapkası taktığımdandır kimbilir- daha derin bir etki bıraktı bende. hayatındaki değişimleri ve etrafındaki insanları anlamaya çalışan (anlamak istemeyen mi diyelim, yoksa doğrudan çocuklukta kalmak isteyen mi?) bu holden'ın hikayesinin hikayesi bu filmde karşıma çıktı.

Filmle ilgili birkaç gülümseten not: yazar ve yönetmeni danny strong. hey gidi kendisini buffy'de jonathan olarak tanımış, gilmore girls ile tekrar görünce sevinmiştik. sen ki intihara meyilli, dark willow'a sebep olangillerden jonathan danny strong, artık iki tane emmy'si olan biri oldun ya, vallahi elimde büyüdü dememek için kendimi zor tutuyorum sayın seyirciler. daha da yüz güldüren bir isim daha: victor garber. hey gidi benim biricik thomas andrew'um, canım titanic'in canım mimarı, alias'taki jennifer garner'ın babası. seni tekrar karşımdaki ekranda görmek beni çok mutlu etti, ah canım benim! son bir bonus daha vermek gerekirse: sarah paulson! bu kadın ne yapsa kotarıyor, ne yapsa yakıştırıyor ve gerçekten o karaktere bürünüyor, hayran olmamak elde değil!

film konusuna gelirsek, efendim catcher'ın yazılışına dair hikayeyi verip, daha çok yazarın hayatına odaklanan bir film olmuş. sevdiğin bir yazarı / müzisyeni yakından görmek insanı hayal kırıklığına uğratabilir ya hani, bu da öyle bir film. bu kadar yabanilik bana fazla gelse de yazmanın hayat biçimi, engellenemez bir içgüdü, tutku olduğunu göstermesi insanı mutlu ediyor ve az biraz bu huysuzluğu özümser hale getiriyor. ama ne yazık ki yazar olarak sevseniz de hayatımda böyle birini istemem noktasına itiyor biraz sizi bu film. yani en azından bana böyle düşündürdü, sizi bilemiyorum.

Okuduktan 15 yıl sonra karşıma çıkan bu filmle birlikte bana bambaşka bir nostalji yaratan filmi, kitabın hikayesini görmek adına öneriyorum. ama tabii kitabı daha önce hiç okumadıysanız o çok ince kitap referanslarını kaçıracağınız için çok da iyi bir tercih olmayabilir film meraklıları için. ilginiz varsa, izleyin ve dikkatle izlettirin efenim.


28 Mart 2016

[Brooklyn.]

saoirse ronan'ı ilk tanıdığım film: kefaret. nefret nefret nefret etmiştim. o kadar iyi hatırlıyorum ki! işte o zamanlardan bu zamanlara brooklyn filmi ile yeniden oscar adayı oldu.

film irlanda'dan amerika'ya göçen bir kızın hayatı aslında. ablası ile mektuplaşmaya devam ederken, evini nasıl özlediğini, nasıl yabancı hissettiğini ve tanıştığı bir çocukla nasıl hayata tutunduğunu görüyorsunuz. daha ilk dakikalarda gemide yolculuk yaparken ona destek veren ablamıza helal olsun diyerek izliyorsunuz filmi.

gurbette olmanın ülkesi, dini, dili yok gerçekten. bence bu hususu güzel bir yansıtan bir film olmakla birlikte, iki aşka arasında kalış açılımına çok derin değinememiş. ama yine de 'ideal aday' ve gönlünün olduğu kişi arasındaki, ideal adaya olan meyillenme sorunu çok güzel anlatılmış filmde.

tabii benim gurbet hikayem var ama göçmen hikayem olmadığı için sonunda belki de o kadar etkilenmedim ama kendimi başka insanların yerine koyduğumda sundance film festivalinde neden bu filmin ayakta alkışlandığını görebiliyorum.

saoirse'nın her geçen yıl daha güzel filmlerde ve tam gaz bir yetenekle karşımıza çıkmasını diliyor, bir gün oscar'ı eline aldığı ana da tanıklık ederim inşallah diyerek sözlerimi noktalıyorum burada. bu kadar zarif, her tarzı taşıyacağını gözlerinden gördüğünüz kişilerin ödül almasını beklemek ne tatlıdır, öyle değil mi?

dipnot: kendisi irlanda'lı. adı "seer-sha" olarak telafuz ediliyormuş, bu telafuzu irlanda'dayken kullanıyormuş. ama kuzey amerika'da "sur-shuh" olarak telafuz edilirmiş ismi. bu karambolü de açıklayarak bir amme hizmeti gerçekleştireyim dedim.

[By the Sea.]

brad pitt'i severim. angelina jolie'yi severim. bu çifti ayrı bir severim. dolayısıyla 10 yıl sonra film çektiklerinde bir görev bilinciyle filmlerini izledim. tavsiye de ediyorum dostlar. angelina jolie'nin açık kumral/sarı saçı ve brad pitt'in bıyığı bile bu harika çiftin güzelliğini bozamamış, birbirlerine güzel bakışlarını gölgeleyememiş bence.

film 70lerde geçiyor ve biraz ağır ilerleyen bir film. karı koca arasında bir gerginlik/sorun olduğunu hissediyorsunuz ama sorunun ne olduğunu çok da tahmin edemiyorsunuz. şahsım adına konuşmam gerekirse -spoiler free konuşacağım- ben ortadaki soruna ilişkin bir fikir edindim ve gerçekten de doğru tahmin ettim. böyle bir tahmine tabii ki flashback'ler, rüyalar yardımcı oldu. bakalım siz de yakalayabilecek misiniz?

efendim film vanessa ve roland'ın hikayesi. bu ikiliyi fransızca konuşurken görmek pek bir hoşuma gitti. angelina jolie'nin izlediğim bilimum filmlerinde (ve hayır, sadece tomb raider filmi yok bu kadının) bambaşka rollerde yakalamış ve taking lives'da fransızca konuşurken yakalamıştım ama bu filmdeki ortamdan ötürü ayrıca bir hoşuma gitti. hele de brad pitt'çiğimi fransızca konuşurken görmek garip bir şekilde mutlu etti beni.

neyse efendim, yazar rolan ve eski dansçı vanessa bir otele gelip burada tatil yapıyorlar. tatil bahane, roland kitap yazıyor. yazmaya çalışıyor. meanwhile, oteldeki yan komşularıyla tanışıyorlar ve eskiden kaloriferin olduğu yerdeki delik aracılığıyla gizli gizli izliyorlar. çiftin arasındaki gerginlik tırmanırken bir yandan da birbirlerine yaklaştıklarını görüyorsunuz. elephant in the room artık nedir diye meraktan çatladığınız noktada zaten herşey çözülüyor.

kendi kendinizi ne güzel bir çift derken buluyorsunuz.

birbirini tanımak ne güzel bir lütuf.

canımı yakmak istiyorsan vur bana demek ne kadar da acı.

film "fransız filmi" olarak nitelendirilip ağır ve yavaş ve anlamlı diyaloglardan yoksun olarak adlandırılmış bazı mecralarda ama ben yine de sevdim. hani on üzerinden yıldızlı pekiyi değil belki ama, sakın izlemeyin korkunç bir film noktasında da değil. izleseniz 2 saatiniz heba olmaz bence.

bu arada bir dipnot: yan komşulardan erkek tarafını tanımıyorum ama kız tarafını melanie laurent oynuyor. kendisini cesur sahneleri için tebrik etmekle birlikte, tontiş yeni evliyi oynamakta oldukça başarılı olduğunu söylemeliyim. ama eğer gerçekten muhteşem iki filmini sorsanız la rafle ve le concert filmlerini öneririm. kendisi inglourious basterds'da da oynuyor ama bu iki film bir başka. hatta izlemeye başlamışken kaçırmayın, night train to lisbon'u da izleyebilirsiniz bence.

[Macbeth.]

bu filmi uzun süredir bekliyordum ve en sonunda kavuştuğum için gerçekten mutlu olup olmadığıma emin değilim.

film kadrosunda marion cotillard ve michael fassbender'in duyduğum an heyecandan düşüp bayılacaktım neredeyse. teeee lise zamanlarında okuyup keyif aldığım bu oyun, iki muhteşem insan tarafından filme yansıtılacaktı, daha ne isterdim ki?

ama filmi izlemeye başladıktan sonra maalesef bu heyecan yerini hüzne bıraktı. zira film, ne film olabilmiş, ne oyun olarak kalabilmiş. fazla tiyatral bir havayla çoğu şeyin hızlı hızlı geçmesi bir yana, macbeth ve lady macbeth'in çıldırmalarını hayal ettiğim kadar göremedim. her sahne birbirinden kopuk, konu hep dağınıktı.

set, dekor, herşey güzel ama işte bunlar yetmiyor maalesef. out out damn spot derken marion yeterince mutsuz değil, woman born derken macbeth yeterince inanmıyor sanki kendisine. bilemiyorum, tam olarak ne olduğunu belirleyemediğim bir eğretilik vardı. oyunculardan kaynaklanmayan ama oyuncuların da bir türlü çözemediğini hissettiğim bir eğretilik.

ama filmin güzel yanı borgias'taki micheletto'cuğumu macduff olarak yeniden görmek oldu. onun o sakin ve acımasız duruşundan sonra böyle öfkeli ve intikam hırsıyla dolu olduğunu görmek de enteresandı doğrusu.

bilemiyorum, pek birşey kaçırmıyorsunuz sayın seyirciler.

ama tabii ben marion cotillard'ın fransız olup lady macbeth için seçilmesine çok sevindim, o ayrı.

ve her zamanki lady macbeth tezimi yineliyorum: bence şekspir o zaman büyücülükle ilgilenen krala bu oyunu sunduğunda, kral katili lady macbeth'in cezasız kalmaması gerektiğini düşündüğü için lady macbeth'e bu sonu yazdı. yoksa lady macbeth gibi unsex me diyen bir kadının sonu asla böyle olmazdı. yazık oldu lady macbeth'çiğime, kayıtlara geçsin.

[Mad Max: Fury Road.]

efendim bu yılın oscar'larında benim için en büyük sürpriz bu film oldu. zira ardarda bütün teknik ve görsel ödülleri alan bu film sinemalara geldiğinde hiç ilgimi çekmemişti, meeeh boşver demiştim kendi kendime. ama bir insan daha fazla yanılamazmış, bunu görmüş oldum.

bu merakla başlayıp izlediğim film 2 saat sürüyor ve bir dakika bile soluk almadan heyecan içerisinde izliyorsunuz. ben normalde aksiyon filmleri, işte ne bileyim arabalar uçsun patlasın, kum fırtınaları çıksın ve insanlık savaşsın, erleri kurtaralım, kumsalda çıkarma yapalım tadında filmleri hiç sevmem. içime sıkıntılar geldiği gibi tam bir vaki kaybı gibi gelir. ama bu film bir başkaymış vallahi, ne yalan söyleyeyim.

efendim film bambaşka bir gelecekte geçiyor, insanlık sona ermelere koşmuş, çeşitli hükümdarlıklar kurulmuş ve aralarında bir anlaşma hali var. yemek, enerji, su kıymete binmiş. bir nevi walking dead ama zombi yok, insanlar yaşam koşullarından ötürü kıyamet yaşıyorlar. film başladığında öncelikle tom hardy'i görüyoruz. şimdi filmdeki tom'dan bahsetmeden önce, biraz tom hardy'den bahsedeceğim. kendisiyle büyük tanışmalarımız yok. hayatıma batman'de bane olarak girdi. düşünün ki yüzünü görmediğim bir karakter, insan ona rağmen beğeniyor. arkadaş bu nasıl bir azimdir, o nasıl bir vücuttur aklım hayalim almıyor. **insert star struck girlie giggle here** sonrasında ben kendisini şu hayatta en sevdiğim kitaplardan biri olan wuthering heights - uğultulu tepeler filmiyle baş tacı ettim. bu kitap hem sevdiğim bir kitap olup, bir önceki filmi de ingiliz hasta ralph fiennes'i heathcliff yaparak çıtayı baya yükseltmişti. ama tom hardy, bu çıtayı aşıp heathcliff rolüyle her filmini yakalayıp izlemek istediğim bir adam haline geldi. daha bu emelimi gerçekleştirmedim ama mad max izlemekteki sebeplerimden birisi kendisiydi. mad max'te yine bir çılgın, yine bir yabani ama yani sevmemek mümkün mü? havalı hamleler, silahlar bombalar taklalar derken hepimizi yine fethetti. maşallah diyor ve diğer oyuncumuza geçiyorum.

charlize theron. charlize'in oscar aldığı ana sabah uyanıp tanıklık ettiğimi biliyorum ben hey gidi! monster'la insanı dehşete düşüren bir performans sergilemişti, sonrasında da her zaman şaşırtan ve iyi yapımlarda olmayı başardı kendisi. bu kadar zarif (kadın balerinmiş yahu) bir kadının bu rollere girmesi zaten başlı başına bir şaşkınlık konusuyken, mad max bambaşka bir köşe. mad max öncesindeki rollerine gelirsek, pamuk prenseste kötü kraliçeyi tutmamızın sebebidir charlize theron. sweet november'da ağlatıp, in the valley of elah'ta düşüncelere sevketmiştir insanı. üstelik kırmızı halıda da en şık ünlüler arasındadır ki gerçekten parayla rüküş olmanın moda olduğu yıllarda bunu başarmak çok zor. işte düşünün ki dünyanın en havalı insanı charlize theron saçlarını kısacık kestirmiş, alnı makina yağı kaplı, kargo pantolonlar giyen tek kollu bir kumandanı oynuyor. vay arkadaş bu nasıl bir özgüvendir, hem de temelsiz olmayan!

işte efenim filmin iki başrolü bu insanlarken, filmdeki kum fırtınaları, patlamalar, kavgalar, alevler, kapışmalar, yarışmalar inanılmaz heyecanlı gidiyor. üstelik bir de kendini feda etmek anlayışı üzerine kurulu yan karakterler de gelince, tadından yenmez olmuş. soundtrack'i enfes. arka fona alıp tüm işlerinizi bitirme gazını alabileceğiniz türden. hele ki takip sahnelerindeki davullar ve gitar insanı koltuğun ucuna sürüklemeye yetiyor.

ben ki aksiyon filmi insanı değilim coşup ayaklara fırladığıma göre, meraklısı iyice çıldırır heralde.

izleyin, izlettirin. pişman olmayacaksınız.

17 Mart 2016

[Çağan Irmak.]

çağan ırmak'a sevgim ne ıssız adam'dan, ne unutursam fısılda'dan ne de son dönem herhangi bir filminden gelir. kendisini çilekli pasta'dan beri severim ben a dostlar. mustafa hakkında herşey'le bambaşka kafalara ulaşmış, babam ve oğlum'u sinemada 2 arkadaşımla izlerken kahkahalarla eğlenmiş (evet, sinemaya gittiğin arkadaşlar da çok önemli. ama açeydim gollarımı'nda göz yaşı döktük tabii, abartmiyim), ulak'ta adeta ermiş gibi hissetmişimdir. ıssız adam'ı atlas sinemasında izledikten sonra çıkarken hüzünlü hüzünlü pasajın girişinden çıkışım hala aklımda. karanlıktakiler'i izlerken ne kadar bunaldığımı hatırladığımda yeniden bunalıyorum, ne yalan söyleyeyim? derken prensesin uykusu, derken unutursam fısılda (evet, ilk yarısında biraz baydım ve sonunu tahmin ettim ama olsun, melodramlara varım) ve neredeyse 15 yıldır takipteyiz kendisini.

ama benim asıl bahsetmek istediğim çağan ırmak eserleri bir başka. çağan ırmak, çilekli pasta'dan bile önce günaydın istanbul kardeş'tir çağan ırmak. asmalı konak'ta orta sonda lgs'ye girdikten sonra arkadaş partisinde elimizde kaçak aldığımız biralarda sezon finalinden bir önceki bölümü hep beraber izlemektir çağan ırmak. yol arkadaşımda kıhkıh gülmektir. ama herşeyden öte, çemberimde gül oya'dır. her cuma yurtta ağlaya ağlaya mehmet ve yurdanur'un hikayesini izlemektir. suna abla, sultan, sema'nın hayatlarına konuk olmaktır. zarife'yle ümit'in aşkıdır. candır can!

işte tüm bunlar aklımda ve hatta kalbimdeyken, çağan ırmak isimli etkinliği öğrendiğimde hiç düşünmeden bilet aldım. çağan ırmak film ve dizi müziklerini çaldılar.

ulak'la başladı, babam ve oğlum'un meşhur acıklı sahnesiyle devam etti derken çemberimde gül oya'nın jeneriğiyle gece başladı. ben bittim. gözümde süzüm süzüm yaşlar süzüldü nedense. öyle güzeldi ki...

konserle birlikte birçok insanı da görme fırsatımız oldu. misal:

gökçe bahadır: dert bende ve bana yalan söylediler
yetkin dikinciler: bir şans daha
goncagül sunar: beni benimle bırak ve çemberimde gül oya
gizem erdem: gel ya da git
tuğrul tülek: prensesin uykusu
halil sezai: yalnızım ben

gecenin bombası ise bambaşka biriydi.

ışıl yücesoy.

hani bazı insanlar vardır, tanımadan seversiniz. oynadığı karakterden kötülük akar, gözünüz değince bile rahatsız olursunuz. oynadığı karakterden sevgi akar, sarılıp teselli etmek, derdine ortak olmak istersiniz. işte o ışıl yücesoy.

sesini sevdiğiniz insanlar vardır, bir de sesinin tüm ruhunuzda çınladığını hissettiğiniz insanlar vardır. tek şarkısını binlerce kez dinleseniz yine yetmeyecektir. ama aslında her ne şarkıyı söylerse söylesin, dinlemeye hazırsınızdır. işte ışıl yücesoy az bulunan o insanlardandır benim gözümde.

yakın zamanda ailesinde verdiği kayıpları gazetede okumuş, çok üzülmüş, konserde göreceğimi hiç tahmin etmediğim ama fırtına gibi karşımıza çıkan kadın.

ışıl yücesoy.

anlamazdın'la sahneye girdi (bu şarkıya cemal hünal başladı, kim söylemeye cesaret edebilir ki binlerce kez ayla dikmen'den dinledikten sonra derken o sahneye girdi.), kirli beyaz kedi'yle indi. herkesle beraber bir mazi bin hatıra söyledi.

tüm seyirciyi avcuna aldı, kucakladı, onun yaşına geldiğimizde onun gibi oluruz inşallah dedirtti.

ışıl yücesoy.

bir noktada çağan ırmak'la vals yapıyordu. benim gecem zirveye o noktada çıktı. sonrasını mutluluktan hatırlamıyorum inanın. once in a lifetime bir konseri yakalamış gibi çocuklar gibi şenim.

darısı başınıza.

28 Temmuz 2015

[The Theory of Everything.]

bekliyordum da bu kadarını beklemiyordum a dostlar. film bir kenara, eddie inanılmaz, görmeniz lazım.

öyle bir film ki, karşınızda hawking'i görüyorsunuz. ailesinin yaşadıklarına tanıklık ediyorsunuz. insanoğlunun kudretine hayranlık duyuyorsunuz ve azmin herşeyi başarabileceğini en derinden hissediyorsunuz. hem hawking açısından, hem de eddie açısından.

film hawking'in üniversite yıllarında başlıyor, hastalığının başlangıcı, evliliği derken yıllar yıllar boyunca bizleri sürüklüyor. bazı şeyleri anlayamam diye korkmayın, ben de bilim insanı değilim. ama öyle güzel yazılmış ki, konuya tamamen hakim olmasanız da neden bu kadar düşünüldüğünü, bu adam böylesine bir araştırma ve düşünmeye iten soruları gözlemliyorsunuz, hayıflanırken buluyorsunuz kendinizi.

eşini oynayan felicity jones'un da harika bir yardımcı kadın oyuncu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim bu film, harika bir gerçek hayat hikayesi izlemek isteyenlerin bu yılki gözdesi olmaya aday.

izleyin, izlettirin efenim.

02 Temmuz 2014

[Notre Dame de Paris.]

eveeet, en sonunda final döneminden beri hedefim olan şeyi gerçekleştireceğim. notre dame'ın müzikalini açtım, yanında da yorumlarımı canlı yayın yazacağım. an be an krizler geçirince buraya yazmak keyifli olacak sanki. keyifli hüzünlü öfke dolu ve şefkatle sınanan bir yolculuk. yani bir nevi hem şarkılara hem müzikalin kendisine yorumlar. üstelik bu yorumlar daha geçen hafta paris'te olduğumdan mütevellit daha bir taze heyecanla yazılmış yorumlar üzerinize afiyet. haydi buyrun notre dame de paris yolcusu kalmasın!

Ouverture: Tabii ki bu kısmı yazmadan geçmek mümkün değil. aslında bu kısım için birşeyler yazmadan sadece ilk şarkıyla başlayan yorumları yazarak geçmiştim ama eksik kalmasın istedim bu seri. efenim bu kısım öncelikle victor hugo'ya selam ediyor. şööyle bir sahnenin üzerinden geçiyor. tabii ki bu eseri yaratan genius insanlar olan sözleri ve öyküyü yazan luc plamondon ve müziği yapan richard cocciante'yi belirtiyor. sonrasında ise yakın çekimde tüm karakterlerin isimleri ve oyuncularını anlatıyor. bence güzel bir tanışma faslı. gerçi yalan olmasın sıralamanın esmeralda - frollo - gringoire - quasimodo - phoebus - clopin - fleur de lys olmasına itirazım var da neyse çok uzatmiyim. bence sıra şöyle olmalıydı: esmeralda - quasimodo - gringoire - frollo - phoebus - clopin - fleur de lys. yani quasimodo'nun esmeralda'dan sonra yazması lazımdı. çünkü selamda da bu şekilde çıkıyorlar. hadi neyse. devamında ise ışık kostüm dekor koreografi yönetmen ve prodüksiyon gibi bilgiler var meraklısına. tabii bende film versiyonu olduğundan ben tüm bu detayları görüyorum. eğer o salonda olsaydım ışıklar aydınlanırken seti inceler ve sabırsızlıkla müzikalin başlamasını beklerdim. dile kolay dostlar. dört yıl oynandı bu müzikal. neyse efendim çok uzatmadan mevzuya gireyim: beklenen oluyor veee ilk şarkı başlıyoooor.

Le Temps des cathédrales: müzikalin bu şarkıyla başlaması bile bir işaret sayın seyirciler. yani diyoe ki gringoire, benim sesim böyle güzelse artık tahmin edin diğer insanların sesi ne kadar güzel. bu şarkıdaki en sevdiğim an kollarını kaldırıp perdeyi açma sahnesi. sonrasında ise kollarını iki yana açıp "il est foutu" kısmında artık coşması. sahneye çok hakim, dekoru tanıtıyor ve kitaba da güzel göndermeler yapıyor. bravo bravo.

Les Sans-papiers: karanlık figür olarak çat diye frollo'nun görünmesi ve o ezilecek böceklere bakarmış gibi attığı bakışlar. evet bu quote da titanic'ten alıntıdır. rose annesinin jack'e bakışları için böyle der. bu şarkının da anlamı müziğiyle accayip uyuyor. hani hem bir isyan hem bir kaçaklık havası hakim. clopin rolü accayip yakışmış luck mervil'e. bakışlarındaki vahşi hal çok çok hoş. sesi de hafif kısık gibi böyle biraz da kırık ya, sanki adam sokaklarda şarkı söyleyip protesto yapmak için doğmuş anacığım.

Intervention de Frollo: frollo adeta bir crow yeminle game of thrones'dan. ama bu crow corrupt ve çirkef crow'lardan. zati frollo'dan emir alan phoebus'ten nasıl bir hayır gelir o da ayrı bir mesele.

Bohémienne: gudubet herif resmen ilk bakışta çarpıldı, peşine takıldı, adeta bir kediymiş gibi kovalıyor esmeralda'yı. yuh. helene'nin sesi çok buğulu, çok derinden, harika! doğrusu bu rolde noa'yı filan göreydim çok üzülürdüm. bu esmeralda ideal esmeralda olmuş. yalnız bu oyuncu ve bu rol müzikalde insanı yanıltıyor. aslında esmeralda çok çok genç. arkadan luck'un ritim için seyirciye gaz vermesi sempatisi. helene adeta bir andalusian. coşmalar danslar. valla seviyoruz kendisini. bu arada eteğinin ucunu savururken tam bir esmeralda. bravo doğrusu. tam hayalimdeki karakteri yakalamış esmeralda. bu arada un fleuve d'andalousie derken bakışlarındaki hüzün ve evini özleme duygusu gözlerden kaçmıyordu. ne hüzünlü... daha esmeralda'nın olduğu ilk şarkıdan bu karakterin ne kadar gururlu, dürüst ve aşka hasret olduğunu görüyoruz. bak daha bohemienne'in sonunda 2 saniye gudubet fleur de lys'i gördüm gıcık oldum, daha dakka bir gol bir. ya sabır.

Esmeralda tu sais: ya aslında bu konuşma kitapta bambaşka da haydi neyse. işte burada clopin'in esmeralda'ya ne kadar kıymet verdiğini ve the talk'u yaptığını görüyoruz aslında. adeta tüm müzikalin foreshadow'u bir çeşit. bir de tontiş tontiş anlıyorsun beni değil mi diyor ya, bayılıyorum sana clopin ya.

Ces diamants-là: fleur de lys'e o kadar gıcığım ki julie zenatti'yi bile sevemiyorum o derece. aferim, en azından bu karakterin ne kadr genç olduğunu yansıtmışsınız. tabii julie zenatti'nin de burada 16 yaşında olmasının bir etkisi var. şu an gördüm tanıyamadım, bir haller olmuş kendisine. büyümüş değil de bir garip bir değişikmiş. efendim bu çift cehennemin dibine gitse çok seviniciim. aşk aşk diye masum bir insanın kanına girdiniz resmen. bok yiyin. zaten çiftin ne kadar mıymış olduğu müziğin tıptış melodisinden belli. ay tanrım son dakkada gringoire'ın gereksiz konfeti atraksiyonu nedir allaasen?

La Fête des fous: işte bu sahne tam da kitabını okurken hayal ettiğim gibi. bir kalabalık bir cümbüş, değişen ışıklar filan inanılmaz. gringoire dışında kimse şarkı söylemese de arkadaki koro o kalabalık hissini çok güzel vermiş doğrusu. bu arada laissez moi presider derken o yamuk bakış bu karakterin de gerçek yüzünü gösteriyor bence. bravo bruno pelletier. kitabı okuyun okuyun okuyun dostlar. pişman olmazsınız. quasimodo'yu ilk gördüğümüz ana kocaman bir kalp gönderiyorum burdaaan! inanılmaz bir ifade, inanılmaz bir makyajla birleşince böyle oluyor demek ki. devsin garou! inanılmazsın! bebeyimsin! ah esmeralda tacı takığ konfeti attığındaki o gülen yüz...

Le Pape des fous: canıms yaaaa, quasiomodoooo, kıyamam ben sana yeminle. nasıl da ümit besliyor, nasıl seviniyor seçildi diye, hiç kıyamam sana... gringoire seni görünce sinirleniyorum esasen de hadi neyse. sesin çok güzel başta sonda bizi fethettin diye fazla yazmiyciim. kitaba refer ediyorum cümle alemi. dönelim garou'nun sesine. ah böyle genizden hem gıcıklı, hem kırık, hem umutlu hem hüzünlü. bayılıyorum sana garou. senden başkası bu role olabilemezdi yeminle. helal olsun. bu arada garou'dan devam edersek, kendisinin kelimenin tam anlamıyla dev bir adam olup bu kambur rolüne girmesi ayrıca takdire şayan.

La Sorcière: ay gudubet frollo geldi bayılıcam şimdi amk. o bakışlar ve arka fondaki müzik zaten ne kadar çirkef biri olduğunu gösteriyor. aslında bu sözlerden quasimodo'yu korumaya çalıştığını düşünebiliriz. ama müzikalin sonuna doğru rengini belli ettiğinden, böyle bir yorum yapmam için artık çok geç. gıcık. aslında quasimodo bir patlatsa frollo karşı koyamaz da işte o dev/güçlü adam korku içinde geri adım atıyor.

L'Enfant trouvé: garou'ya hep bir yüksek bölüm içeren bölümlü şarkıları yazmaları tabii ki bir tesadüf değil. sesi öyle güzel ki... canım ya. minörlerin gücünü daha bu blogu ilk açtığımda yazmıştım, bu zamanda yeniden karşıma çıktı bak işte gördünüz mü? keşkem müzikal aslında quasimodo'nun çok yetenekli biri olduğunu da gösterseydi bu arada. ama bunu anlatacak yer denk gelmiyor konu içerisinde o ayrı, mevcut versiyona da hak vermiyor değilim bu yüzden.

Les Portes de Paris: arka fondaki dansçıların olduğu mekanlara giden gringoire, yolun yol değil, yakınken geri dön temalı bir şarkı bu doğrusu. böyle romantik romantik başladığına bakmayın, gringoire bir sonraki şarkıda büyük boka batacak. clopin'in babacan tavrına aldanmamak lazım, valla paralar parçalar atar.

Tentative d'enlèvement: bu şarkı aslında kitapta frollo'dan emir alan quasimodo'nun esmeralda'nın peşine takılması ile ilgili eğer yanılmıyorsam. ama o kısmı çok silik geçmiler, quasimodo'nun neden kızın peşine düştüğünü anlayamıyoruz maalesef. şarkının sonları ise belli. esmeralda aşık olma yollarında ve hayırlara çıkmayacak. ah ah, yazık.

La Cour des miracles: bu şarkı luck mervil'in havasının karizmasının doruğu tabii ki. bu adam isyan etmek için doğmuş, o tepeden bağlı olduğu ip de adeta bir ,lmik ve sanki ilmik clopin'den korkuyor, sanki clopin ile can buluyor ve ona bağlı. bu şarkıyı ilk dinleyince siz de bu kardeşliğe katılmak istiyor, sokaklarında yaşanan 'mucizeleri' gözlerinizin önünde görebiliyorsunuz. tabii eğer gringoire değilseniz. hehehe.  ce poete de quatre sous derken demir zımbırtıya yayılması da ayrı bir havalı bu arada, hazır yazıyorken bunu da kayda geçireyim. hele o en sonlardaki delicesine kahkaha atan hali inanılmaz! adamsın clopin! resmen senin askerleriniz. resmen başıma birşey gelse yanımdaki insan sen olsun istiyore. böyle bir güç, böyle bir cesaret ve böyle bir karizma gösterisi. canımsın.

Le Mot Phoebus: hahhaha, bu şarkı gringoire için toplu bir epic fail anı. istersen seni severim sayarım diyor esmeralda'ya. esmeralda ise phoebus ne diye soruyor. o ne laaan diye cevap verdiğinde öğreniyor ki esmeralda'nın sevdiği adamın adı. yareppim duble epic fail.

Beau comme le soleil: bu şarkıda esmeralda ve fleur de lys'in phoebus'e olan aşklarını ilan etmelerini görüyoruz. tabii ki ben team esmeralda olaraktan fleur de lys'in her söylediği harfe bile gıcığım. bu arada izlediğim bir röportajda öğrendim. aslında phoebus sarışındır biliyorsunuz. phoebus ve comme soleil geyiğini bu durum güçlendiriyor. bu genç sarışın dışında herşey gördüğünüz üzere. ama patrick fiori'nin sesi o kadar güzelmiş ki onu seçmeyi uygun görmüşler. gerçi kendisi audition gününde çok hastaymış ve kendini pek gösterememiş amma yine de rolü kapmış sonrasında.

Déchiré: bokun boku phoebus. dechire kadar net bir şarkı olabilemez. phoebus'e gıcığız evet. ama o da haklı, arada kaldı işte. şimdi söyleyin bana, nasıl ben bu şarkının ingilizce versiyonunu dinleyip keyif alabilirim ki... bu arada patrick fiori ş ve j sesini söylemek için doğmuş. hani şarkıdaki ch kısmına tekabül eden yer ve je kısımları. accayip yakışıyor. adeta bir gerard butler'ın m harfleri gibin. bu arada arkaadaki dansçılar mükemmel. bayılıyorum busahneye doğrusu. hem dans güzel, hem de yalan olmasın adamlar çok hoş. yüzlerini göremiyorum ama boylu poslular gözden kaçması mümkün değil.

Anarkia: işte efenim kitapta gringoire'ın çevirdiği işler burada biraz biraz kendini ucundan gösteriyor. frollo ile muhabbetlerde kendisi. pes.

À boire: garou iki gelime söylüyor. bizi bitiriyor. böyle bir insan işte. tekrar tekrar söylemek istediğim şey şudur ki, makyajı çok güzel! ifadesi, sesi, herşeyi çok güzel bu adamın! iki kelime ile 6 harf ile bizi mahvetmeyi başarıveriyor. adamsın garou.

Belle: eveeeeet, the şarkı of the müzikal çocuklar. herhalde bu şarkı kadar ünlü şarkı yoktur son 20 yılda fransız sinemasına/gösteri dünyasına ilişkin. bu arada biliyorsunuz bu şarkıyı quasimodo, frollo ve phoebus söylüyor. ama şunu söylemek lazım, aslında hiçbiri masum değil. zaten phoebus ve frollo'dan eminiz de, quasimodo da masum bir bakışla sevmiyor esmeralda'yı. yine de en güzel, en doğal, yok yok belki de en doğru tanım zararsız demek olacak, işte zararsız sevgi onunkisi. frollo'nunki son derece ölümcül. bu günah unsurunu yok etmeye çalışıyor sonuçta. bence zaten bir rahibin yaşadığı vazgeçiş ve muhtemel ikilemler başlı başına bir challenge iken bu durum iyice bok. phoebus için diyecek bir söz bulamıyorum. kendisine o kadar gıcığım ki kelimeler yetmiyordu. resmen bok yoluna gitti esmeralda. gurursuz fleur de lys ve fleur d'amour d'esmeralda deyişleri arasında beni tükettin phoebus. meanwhile böyle tutkulu ve arzulu sözler sarf edilirken esmeralda'nın sahnenin ortasına tepe taklak yatıp kollarını iki yana açaraktan saçlarını merdivenlere saçması beni çok güldürüyor. ya bacım bi kendine gel kurban olayım zaten herkesin gözü sende kaldı, bu kadar da yapmasan iyi olacağdı.

Ma maison, c'est ta maison: quasimodo'nun gargoyle'lar ve ben seni herşeyden koruruz derken esmeralda'nın korkması ve onun hale güven vermeye çalışması. kıyamam ben sana ya. göklere bakarken o sevgi dolu ifade. esmeralda'nın korksa da quasimodo'ya güvenmesi... işte böyle değil midir hayat zaten? kaçamadığımız aynalardan korkabiliriz bazen, çünkü o aynalar, dostlar bize gerçeği söyler. ve bazen o gerçek her zaman güzel değildir. korkarsınız, ama güvenirsiniz. ah ah, ne güzel bir şarkıdır bu. quasimodo'nun evimi paylaşırım seninle dediği dakikalarda esmeralda'nın ilk kez evi olacağı sebebiyle duygulanması gerçeği. of. bu arada yeniden: quasimodo'nun makyajı harika harika harika. yeminle dünya yakışıklısı adamı ne hale getirmişiniz, helal valla.

Ave Maria païen: bizim gibi olmayan insanları nasıl da kolay yargılıyoruz. pagan, sans papier, işte en nihayetinde bu kadın da göğe sesleniyor beni koru tanrım diye. ne acıdır yarabbim. 150 yıl sonra aynı şeyleri yaşıyoruz. çok farklı mı sizce gerçekten? ne acıklı... öyle çaresiz olmak ki, öyle yalnız olmak ki, aslında daha önce hiç yapmamış olmasına rağmen tanrıya sığınmak... esmeralda'ya çok üzülüyorum... onun o selfless hali beni ayrıca yaralıyor. sadece kendisi için değil, şehrin duvarları ardında kalan 'kardeşleri' için de dua ediyor. insanoğlunun en büyük dileği en zor anlarında yalnız olmamak galiba. veya benimki öyle de öyle yansıyor bana müzikalden.

Je sens ma vie qui bascule: ara şarkı bu şarkı. intro gibi. hani insan bazı 'günahlarını' kendine itiraf etmeden önce bir giriş konuşması yapar ya kendi kendine, işte bu o. güzel düşünülmüş bence.

Tu vas me détruire: ilk yorum: dekorun kullanımı harika. kilise duvarları arasında sıkışıp kalmak kelimenin tam anlamıyla gerçekleşiyor. bir diğer yapılması gereken yorum tabii ki frollo'nun sesi. daniel lavoie'nın sesi büyüleyici. öyle ki bir programa katıldığını gördüğüm tüm ekipten bu adam şarkı söylerken helene segara halen gözyaşı döküyor. gerçekten kendisi çok havalı bir adam. frollo'nun esmeralda'ya dokunamayışı, ellerinin titreyişi ve her cümleyi fısıldar gibi onun üzerine eğilip söylemesi harika olmuş. bu hissi öyle bir yansıtıyor ki, bravo valla.

L'Ombre: hem bir gölgenin seni takip ettiğini fark et, hem de bıçaklanma olayını esmeralda'dan bil. bu ne kafadır? ya gerizekalı bu çocuk yemin ederim.  bu arada hakkını yemiyorum, patrick'in sesi çok güzel yauv.

Le Val d'amour: adeta bir chicago the musical izliyordum. arka fondaki dans eden insan görüntüleri çok harika bir fikir! en nihayetinde val d'amour fikrine cuk oturmuş. ama kameranın çekim açısından olsa gerek tepeden indirilmiş bir perde ekrana güzel yansımamış. sanki yanlışlıkla basık kalmış gibi. heryerde ve bu kadar çok sayıdan olan genelevler filmlerde filan kendini hatırlattıkça nasıl olmuş da insanoğlu cinsel yolla bulaşan hastalıklardan bu döneme kadar sağ çıkmış hayret doğrusu.

La Volupté: bu arada phoebus'ün üzerindeki dev zırha rağmen bıçaklanması gerçeği. sinirlendiğimdir şu an. neyse, knight in armor geyiğini yapmak için bu kostümü seçmişler, anladığımdır. ah bu sahneyi bir de kitaptan okumalısınız dostlar. anlatmak yetecek gibi değil. esmeralda lanetleneceğini, ailesini bir daha asla göremeyeceğini, öleceğini düşünüyor ama buna rağmen phoebus'e karşı koyamıyor. ne oluyor peki? al işte fatalite, al işte haksızlık ulan!

Fatalité: allah cezanızı versin lan! böyle iş olmaz olsun! kadersizsin esmeralda kadersiz. hem sevdiğin adam yatağında yaralı, hem de anlattığın şeylere kimse inanmaz. sıçayım lan böyle işe. bu arada bu şarkı ilk act'in son şarkısı ve bence çok güzel bir son. ışıkçılara selam olsun.

Florence: ikinci act başlarken daha güzel bir şarkı seçilemezdi zannımca. soruyorum size a dostlar: don't we just love renaissance? yeminle bu devir yaşanmasaydı insanoğlu yarım kalırdı. o kadar seviyorum ki. insanoğlunun teeee o zamana kadar boş oturduğunu söylemek haksızlık olur. ama yine de adeta bütün tarihi boyunca oturmuş da bu dönemde coşmuş gibi hissediyorum. hayatımızı resmen bu dönem kurtardı gibime geliyor. aydınlık ancak 15. yüzyılda dünyamızın perdelerinden içeri süzülmüş. işte zaten böylesine güçlü bir kilise karakterinin olduğu bir müzikalde floransa ve rönesanstan bahsetmemek haksızlık olurdu. aferim çocuklar.

Les Cloches: les cloches çok güzel bir şarkı. hem sözleri açısından, hem de quasimodo'nun ne kadar yalnız olduğunu gösteriyor. girişteki gringoire'ın sesi mikemmel a dostlar mikemmel. hele ki frollo ile uyumu bir başka. bu arada sahneye inen çanlarda sallanan dansçılara da direnin diyorum. tepetaklak havalarda direnmişsiniz valla. bravo. öyle bir insan düşünün ki kilisenin çanlarını çalarken sağır olmuş. ama yine de o çanları seviyor. o çanları her çaldığı anın bir anlamı var insanlar için. işte o adam o insanlar için seviyor çanları. ah quasimodo, sen nasıl bir insansın? mutluluğu öyle hak ediyorsun ki... ölen çocuklar, şehirden ayrılan denizciler ve evlenen çiftler için çaldığı çanlar en sevdiği çanlar. ama en çok en son çan canını yakıyor. çünkü hep yalnız kalacağını biliyor. ama yine de çalıyor ki tüm dünya bilsin. bilsin ki bu adam esmeralda'yı seviyor. aah ah.

Où est-elle: esmeralda'nın kocasına esmeralda'yı sorup sokaklar boş kaldı hacı muhabbeti yapmak. ne kafadasın frollo? hala kızın başındasın utanmaz herif! bir yanda da clopin var. ah canım benim ne kadar da mutsuz ve merak içinde. kanatları koparılmış derken aklıma maleficent gelmesi gerçeği. ama maalesef esmeralda kanatlarıyla yeniden kavuşamayacak... aferim gringoire bari esmeralda'nın nerede olduğunu söyledin de iki satır yardımın dokundu.

Les oiseaux qu'on met en cage: dev demir parmaklıklar arasında ne kadar da çaresiz görünüyor esmeralda. hele de bir önceki şarkının üzerine yeniden güvercin gibiydim demesi kalp kırıyor. aaah ah, işte quasimodo neredesin diye soruyor esmeralda? aaah ah, anladı bu dürüst ve zararsız sevgiyi ama ne fayda? quasimodo'nun les oiseaux şarkısını söylerken gargoyle'ları sevmesi gerçeği ile yeniden başbaşa kalmak hüznü... esmeralda yokken bile onun için üzülen quasimodo. duasız ölümüne üzülen quasimodo. o kadar içim acıyor ki bu şarkıyı dinlerken. bence en etkileyici şarkı bu şarkı müzikaldeki. aşkın ötesinde bir dostluk ve güven ilişkisi. kurtaramadı işte... kurtaramadı...

Condamnés: isyan başlasın ulaaan! işte bu şarkı daha ilk ritmiyle beni böylesine gaza getiriyor! şehrin kapılarında bekleyen ve içeri alınmayan sans papiers çok da uzak bir durum değil günümüze öyle değil mi? hiç düşündünüz mü bu gerçeği? vizeler, kontroller, sınırlar... patlamalar, çatışmalar, ölümler... english patient'ta ne demişti katherine? "All I desired was to walk upon such as earth that had no maps." bu ideale ne zaman ulaşabileceğiz acaba, merak etmiyor musunuz?

Le Procès: esmeralda'nın aşık adamı öldürdüğünü sanması karşısında kalbimin paramparça olması gerçeği. ama yine de bu rahip her akşam beni taciz ediyor dese de kimsenin ona inanmayacak olması. of valla çatlayacağım. okumak, izlemek, beni delirtiyor. yareppim çok şükür bambaşka bir dönemde yaşıyorum. gerçi yine bu bok bok işler bizim günümüzde de gerçekleşiyor ama yani, yine de. hah işte, dediğim konuya geldik. esmeralda ne dese inanmaycaklar. koskoca peder karşısında. işte yine bir salem mevzusu. kıza diretiyorlar. ama kız itiraf etmiyor. ama ne kadar dayanabilir ki?

La Torture: salem gerçeği peşimizi bırakmadı işte. onu seviyorum diye itiraf etti. pes etti, ne yapsın? assassin! assassin! kız haklı, assassin! prostitution'mış, büyücülükmüş. hay götüne girsin bu suçlamalar lan! allah seni kahretsin!

Phoebus: hala phoebus'e yalvarıyor yareppim. kıyamam ya. mutsuzluktan öleyazıyor şu an esmeralda. aah ah. gel gerçeği açıkla, beni kurtar diyor. önceki şarkılarda quasimodo'ya seslenirken neden artık phoebus'e sesleniyor? insan ölüme yaklaştığında sevip ulaşamadıklarını mı düşünür gerçekten? öleceğini bildiğinde en büyük korkusu unutulmak mı olur? ah esmeralda ah, vers les montagnes d'andalousie. keşke...

Être prêtre et aimer une femme: bu noktada o kadar sinirliyim, o kadar gıcığım ki frollo'ya söyleyecek söz bulamıyore. böyle aşk olmaz olsun ulan! nasıl da insafsızız insanoğlu olarka görüyor musunuz? işte bu şarkı bu durumun mükemmel bir yansıması. günahlarımızı başkalarından çıkarmayı bıraktığımızda dünya nasıl bir yer olacak acaba? yine kayıt düşüşyorum femme dediğine bakmayın çocuklar, une fille aslında. öyle düşününce daha da acı sanki yeterince acı değilmiş gibi...

La Monture: fleur de lys çıkınca cinlerim tepeme çıkıyor ya of. gurursuz karı gurursuz allahın cezası yaktınız lan başını esmeralda'nın. la monture'ün yerin dibine batsın lan. phoebus'ü affetmeyi bir başka kadını geçtim, bir başka insanı öldürme şartına bağlamak... ne kadar insanlık dışı bir durum. bu kadar mı gözünü hırs bürüdü? yok mu sizde bir söz hani başkalarının mutsuzluğu üzerinden mutlu olunmaz diye? bir başkasının ölümü üzerinden nasıl bir mutluluk hayali seninki fleur de lys? biraz utanma olur insanda yahu. pes. senin masumiyetine sıçayım. l'art de la luxure başında paralansın inşallah!

Je reviens vers toi: phoebus seni karşımda görsem valla kafanı koparacağım. işte görüyorsunuz ya seyirciler, esmeralda'nın kelimenin tam anlamıyla phoebus isimli bir bok yoluna gitmesi. hemen boku at esmeralda'ya, nasılsa onda kalacak değil mi? yeminle bu noktada orta yerimden çatlamak üzereyim. julie zenatti'yi asla se-ve-me-ye-ce-ğim! bu pis fleur de lys bakışı içime yer etti. kendime engel olamıyorum. l'art de la luxure'müş. hay kafanıza sıçayım be!

Visite de Frollo à Esmeralda: hala yaşarken günahını yok etmek için öldürmeyi seçen bir rahip. bu insanlar hala aramızda. tehlikenin farkında mısınız? esmeralda ölümü kucaklamış seni ne yapsın lan? seni kabul eder mi kendine bir bak allah aşkına?

Un matin tu dansais: vay gudubet hayvan öküz sapık herif vay! ahlaksız teklif! peh! götümün rahibi.dokunamayan bir adamın nefretine tanık olmak nefret uyandırıyor içimde, uykularımı filan kaçırıyor. yaaa işte sen de aynaya bakınca bir şeytan görüyorsun değil mi frollo? aaaaa! deli olacağım. hala phoebus gelecek diyor. yeminle orta yerimden çatladım! oiseau du malheur! artık var sen düşün, senin yerine mezarı seçiyor!

Libérés: ŞU AN MUTLULUKTAN KENDİMDEN GEÇTİM! baskın var baskın ulaaan! ele geçiriyoru tüm şehri! seni geberticez lan frollo. ay o kadar gaza geldim coştum ki! adamsın quasimodo! adamsın bebeyimsin! işte minörlerin güzelliği yeminle! bir de tüm durumu anlatırkenki o saflığı beni çok etkiliyor. o mutluluk, o gurur. garou harikasın ya! gringoire senin sesin de harika bu şarkıyı indirirken yeminle senin arkadaki vokalini çok aradım ve bulduğumda şıkır şıkır oynadım. o kadar yakışıyor ki.

Lune: bu ses... gökteki hilalin soğuk mavi ışığı... duyuyor musunuz? le cri d'un homme qui a mal pour qui un million d'étoiles ne valent pas les yeux de celle qu'il aime d'un amour mortel... Vois …comme un homme peut souffrir d'amour. diyecek çok şeyim var. ama hiçbirini yazacak halim kalmıyor bu şarkıyı dinlerken.

Je te laisse un sifflet: ruhu özgür bir insan yaşamak için kendini hapsedebilir mi? ne acıdır quasimodo'nun rüyanda güneşini mi görüyorsun esmeralda diye kendi kendine sorması...

Dieu que le monde est injuste: quasimodo'cuğum sen hiç cancağzını sıkma çünkü en yakışıklı adam sensin. bak buraya yazıyorum. patrick filan sana kurban olsun. dediğim gibi garou'nun şarkılarında mutlaka bir yüksek nota, mutlaka bir değişim noktası oluyor. öyle de yakışıyor ki kendisine. quasimodo'ya gelince, ne diyeyim ki? bir insanın kendini hakir görmesi çok acı. bu müzikalde quasimodo özellikle fiziken bu hüznü yaşıyor. ama aslında ruhen de bu hissi yaşayanlar yok mu? en kötü his bu his olsa gerek. doğrusu insanın kendine olan inancını kaybetmesi çok acı. ah, tahtalara vurun dostlar. değil dokunmaya kıyamamak, dilinin ucuna getirmeye bile kıyamıyor quasimodo esmeralda'nın tenini. şarkı devam ettikçe daha da kahroluyor insan. kime veya neye olursa olsun, inancını kaybetmek en kötü his. tutunacak hiçbirşeyin kalmaması. ah işte o yüzdendir ki danse mon esmeralda tüm gerçeğiyle bizi yutuveriyor bir lokmada. boğazımıza duruyor, boğuyor. biliyoruz ki bu kalp kırıklığı, bu acı, quasimodo'yu gerçekten ölüme götürüyor.

Vivre: ya tabii ki ölmek istemiyorum esmeralda ya. nasıl isteyebilir ki? daha çok genç, daha aşkın tadına varamamış. nasıl umutsuz olur ki geleceğine dair? içim parçalanıyor. onun için yaşamak istedikçe, içim parçalanıyor. özgür bir hayatı hayal eden, bir ev dileyen, başının üzerindeki yağmuru tüm kutsallığıyla kabul eden esmeralda, canımı öyle bir yakıyorsun ki... yanlış kişiye aşık olmak ne kötüdür allahım. nasıl da alır götürür senden yaşam enerjini... bir yandan da metanetli, bir yandan da kendini feda etmeye gönülllü. öyle ufacık, öyle kırılgan bir karakter. daha acıklı bi kombinasyon olabilir mi? ah ah, karşılığında bir şey beklemeden sevmek ve aşkında ölünceye kadar sevmek. ah ah... ve bu arada unutulmaması gereken şey: esmeralda'nın aslında çok genç olması gerçeği... öyle bir yazılmış ki bu müzikal ve diğer gördüğüm filmler, sanki esmeralda kocaman bir kadınmış da aşk acısı çekmelerdeymiş gibi. insan hüzünleniyor kitabını okuyunca. esmeralda ilk aşkı yüzünden ölüme giden bir genç kız. bunu yumuşatmanın hiç bir yolu yok. yok işte. yok.

L'Attaque de Notre-Dame: clopin v. phoebus ve frollo. tabii ki kimi tutttuğum aşikar. ama tıpkı titanic'in o buzdağına çarpmamasını dileyip beklediğim saniyeler sonrasında her seferinde o sarsıntıyı ayaklarımın altında hissettiğim gibi, bu yenilgiyi de midemdeki ağrı ile hissediyorum. işte görüyorsunuz ya, bir kişinin ölümü bazen dünyayı değiştirir. clopin veya bir başkası, bu düzen değişti, evrildi. katherine'in ideasına belki de böyle böyle bir adım daha yaklaşacağız. adım adım. yavaşça. ama umarım emin adımlarla. bu müzikalin en sevdiğim yanlarından biri de sadece aşk ile ilgili olmaması. müzikal aynı zamanda ev tanımı üzerinden devam ediyor. ki bu aşktan, ihanetten ve hırstan çok daha güçlü bir içgüdü. çok etkileyici çok. victor hugo yukarıdan izlediyse eminim çok mutlu olmuştur. gringoire da ver gazı ver gazı arkada hazır ve nazır bekliyor. seni de biliyoruz bebeğim, senin de ne bok olduğunu biliyoruz. sus otur aşağı valla ayağımın altına alcam. ama yine de arka vokal olarak da çok harika bir sesin var, seni seviyoruz bruno pelletier.

Déportés: pheobus sen beni katil edeceksin anam. valla bak buraya yazıyorum. gerçek hayatta olmasa da rüyamda filan boğucam heralde seni ya sabır. bak fleur de lys'i de yanına aldı ki beni cidden delirtmek için yapmışlar. bu kadar da olmaz ya!

Mon maître, mon sauveur: ah quasimodo sen nasıl bu ana kadar fark edemedin frollo'nun bokluğunu çirkefliğini?! aklım almıyor doğrusu. işte bu sahneyi kitapta okurken yeminle zevkten bayılmış olabilirim. quasimodo seni notre dame katedralinin tepesinden attığında cidden delicesine sevindim. biraz da adalet bu dünyada işlesin değil mi ya? ulan bir de kahkaha atıyorsun! oh çok iyi oldu sana! ben o merdivenlerin hepsini teeee kuleye kadar çıkmış bir insan olarak açıkçası korkunç anlar yaşadım. çünkü çok darlar ve sürekli döne döne çıkıyorsunuz, başınız dönüyor. ooooh, artık kuleden mi aşağıya düştüydün yok merdivenden mi indiydin anımsayamıyorum ama her iki türlü de içim rahat. oh.

Donnez-la moi: elle est a moi! reste avec moi. kalbim kırılıyor BRB.

Danse mon Esmeralda: danse mon esmeralda için ne söylenebilir ki... ancak gözyaşıyla onurlandırabiliriz bu şarkıyı. gözyaşı ve umut... quasimodo'nun etrafında uçuşan hayali akbabalara bakarak söylediği bu şarkının duygulandırmadığı insan insan değildir. inanmam böyle bir şeye. öylece yatan masum esmeralda'ya hala dokunmaya kıyamayan, elleri titreyerek saçlarına dokunma cesaretini bulan quasimodo hepimizi yaktı kavurdu, bitirdi tüketti. kucağına alıp yeniden yere bırakırken tıpkı bir tüy gibi bırakan quasimodo bizi dağladı geçti. sırtındaki yük ile dimdik duran quasimodo bizi utandırdı. sahnenin önüne doğru yürüyüp göğe doğru bakan quasimodo, ölüm senin için olunca ölüm değil diyen quasimodo bize umut verdi. arka fonda uçuşan melekler bu hüzünlü sondan bir mutlu son yarattı da boğazımızdaki düğümü çözemedi. quasimodo. dizleri üzerine çöküp esmeralda'nın üzerine kapanırken ben, benden uçtum, başka bir diyara geldim.

an itibariyle tüm kadro seyirciyi selamlamaya çıkmış vaziyette. ben istanbul'daki evimin salonunda ayağa fırladım, çılgınlarcasına alkışlamak alkışlamak ve alkışlamak istiyorum. böyle bir müzik, böyle bir hikaye, böyle bir hüzün ve aynı zamanda böyle bir umut bir araya geldiği için öyle mutluyum, öyle müteşekkirim ki. iyi ki varsınız dostlar. iyi ki varsınız. hani hep bu blogu siz öznesine hitaben yazıyorum ama bu son dostlardan kastım tüm oyuncular oluyor evet. siz belki benim bu yazdıklarım hiç okumayacak, okuyamayacak, bilmeyecek ve anlayamayacaksınız. ama dünyada bir yerlerde birilerini düşünmeye, gözyaşına, öfkeye, mutluluğa ve umuda ittiniz. sizi izleyemedim canlı olarak ama inanın izleseydim o heyecanı kaldıramayabilirdim! iyi ki varsınız ve iyi ki evime konuk oldunuz. sizi çook seviyore, çok takdir ediyore!

Le Temps des cathédrales: bu arada en son tüm kadronun bu şarkıyı söylediği dakikalarda adeta ben de kadronun bir parçasıymış gibi gözyaşı filan döküyorum. yukarıda da dediğim gibi, evimin konuğu olan bu karakter ve oyuncular adeta bir dost. elbette tanışmadık ve muhtemelen tanışmayacağız ama karakterlerinin altında sanki onların bir parçasını görmüş gibi hissediyorum. bence onlar da kendilerini izlemeye gelen seyircilerinin tepkilerinde benim bir parçamı görmüşlerdir. daha ne olsun.

Bir de tabii anlatmak istediğim şöyle bir olay yaşandı. Geçenlerde bir gece tüm kadronun katıldığı bir programda müzikalin tüm şarkılarını söylediğini gördüm. o kadar duygulandım ki anlatamam size. helene segara şarkıları dinlerken ağlıyor yarappim ağlıyor. tabiikisi onun yerinde ben olsam ben de ağlarım abiy. ben kitabı okurken ağlamaktan geberdim, bir de herkesin benim etrafımda şarkı söyleyip, garou'nun danse mon esmeralda diye üzerime kapandığını görsem, ay yareppim sürekli ağlarım. çok kıskandım seni helene'cim bilesin.

bir başka anlatmak istediğim şey ise aslında daha önceki 25 haziran paris yazımda bahsettiğim olay. paris'e gittiğim ilk günün gecesinde televizyonda julie zenatti, patrick fiori ve garou karşıma çıktılar. adeta arkadaşlar beni karşılamaya gelmiş gibi mutlu hissettim. işte müzikale kaptırıp gönül vermek böyle birşey dostlar (benim kendi seyircime bu sefer sözüm evet). bu kadar yazdığım kelamdan sonra mesajım net.

izleyin. izlettirin. ama bununla da sınırlı kalmayın. okuyun. okutturun. dahası hep ama hep düşünün. inanın bana bu kitap/oyun/müzikal anlattığı dönemle sınırlı kalan bir eser değil. okuduğunu dönemden de birşeyler bulacağınız kesin. zaten victor hugo'yu dahi yapan da bu değil mi?

dipnot: şarkı isimlerini wikipedia'dan aldım. tahmin edersiniz ki zaten izlerken yazmak vakit alıyordu, bir de şarkıları listelemedim. bir de şarkılar arasında geçiş şarkıları olduğu için en hayırlısı bu yöntem.

dipdipnot: ilk kez bir blog yazımda bold underlined kullanacağım. highlight etmek güzel görünmedi gözüme. hayırlı uğurlu olsun.

29 Haziran 2014

[Benim Dünyam.]

Grand budapest hotel hakkinda yazdigim yazidan hemen sonra bu yaziya gecmek dogrusu bambaska bir his. Cunku biraz once hayalgucu sinirlarinin cok da otesinde olmayan bir filmi anlattim size. Ama simdi anlatacagim film hayalgucunun cok ama cok otesinde ama gercek ama hayal bir film. Evet, benim dunyam'dan bahsedecegim.

Filmin kadrosu ugur yucel, beren saat ve ayca bingol. Ayca bingol'e anne olmak ne kadar yakisiyor yareppim! Canim benim, cok seviyoruz seni cemile. Hep aglatiyorsun ama yine de cok seviyoruz! Ugur yucel ise inatci bir ogretmen rolunde. Harf harf kelime kelime konusmayi ogretiyor sagir ve dilsiz bir kiz cocuguna. Onun sesi isaret dili. Dev bir oyuncu, dev bir yetenek. Hayraniyim, baska soze gerek yok yeminle. Beren saat. Beren saat. Beren saat. Sana soyleyecek soz bulamiyorum beren saat. Inanilmazsin! Devsin dev! Takdir ve tebrikler! Sagir dilsiz bir kizi oynayan beren saat dokturmus! Ben bu kiz olsam bilimum yollardan yabanci dillerimi gelistirie dunyaya acilmaya calisirim. Aski memnu'da icimi baymis olabilir, fatmagulun sucu ne'de bu kadar haksizligi izlemeye yuregim yetmemis olabilir. Ama yigidi oldur hakkini yeme. Bu kiz gercekten yetenekli, gercekten cok basarili! Helal olsun! Bir de tabii cocuklugunu oynayan minnos kiza da sevgilerimi iletiyorum. O da gercekten cok iyiydi.

Konu bir mucize hikayesi. Iki mucize var, cok da anlatip filmin buyusunu kacirmayacagim. Her ne kadar ikincisine inanmasam da (mumkun degil diye dusunuyorum bildigim kadariyla), ilk mucize beni cok duygulandirdi.

Izleyin. Izlettirin dostlar.

[Grand Budapest Hotel.]

Dogrusu grand budapest hotel cok merakla bekledigim bir film degildi. Ama birkac yerde ismi karsima cikan bu filmi merak edip oyuncularina baktigimda kesinlikle izlemeye karar verdim. Neden mi? Ingiliz hasta ralph fiennes basrolde a dostlar!

Filmin konusu sempatik bir konu. Dogrusu ben ralph'i ask dolu rollerde gormeyi cok seviyorum. Ama bu adam oyle bir adam ki ne yapsa yakisiyor, her role gidiyor masallah! Kendisinin maceralarini izlerken maceralardan cok kendisini izledim diyebiliriz. Son izledigim filminden beri oyle ozlemisim ki...

Film hakkinda cok buyuk yorumlar yapmayacagim. Ama su kadarini soyleyebilirim. Filmin basinda bu maceralari oldugu gibi anlatiyorum diyen bir yazar cikiyor karsimiza. Hani mucizevi olaylara hazirlanin herseyi gercekci beklemeyin gibilerinden. Ben de kendimi tabii buna gore hazirlamistim. Ama dogrusu hic de oyle amantanrimyouuuv temali mucizeler gormedim. Sinema buyusuyle benimsenmesi basit olaylar vardi. Biraz hayalkirikligina ugradim desem yalan olmaz.

Onun disinda ilk kez bir wes anderson filmi izledim. Ilk algim bu yonetmenin cok asiriya kacmayan ve daha gercekci bir baz luhrman algisina sahip olmasi. Mekanlar arasi gecislerde, kameranin hizli yakin uzak cekimlerinde oyle bir hisse kapildim. Artik dogru bir tespit mi bilemiyorum ama galiba baz luhrman'in o asiriya kacan cilgin bakis acisina o kadar alismisim ki, bu minnosluk beni pek sarmadi. Guzel ama sarmadi iste.

Son olarak sembolizm konusu. Bu konuda cok cok cok sey yazabilir insan. Ama yazmayacagim. Cunku eminim insanlarin portrelerinden mesajlari almanin oldukca kolay oldugunu dusunuyor, trende olay yaratan gorev askiyla kor olmus zalim askerlerin ne askerini sembolize ettigini yazmaya gerek bile gormuyorum.

Hayalgucu sinirlari icinde, cok da asiriya kacmamis ama tatli bir hikaye grand budapest hotel. Secim sizin.

[Warm Bodies.]

hızımı alamadığım yerden yazmaya devam ediyorum an itibariyle. evet efendim üşenmeyeceğim, sıkılmayacağım ve warm bodies'den bahsedeceğim. bu film bir kıza aşık olan bir zombi oğlanı anlatıyor. kız ve arkadaşları malzeme almak için grubuyla insanların sığındığı şehirden çıkıp viran şehire ilerliyorlar. oğlan ve zombi grubu bu grubu paramparça ediyorlar. peki oğlan nasıl kızdan hoşlanıyor?

efenim oğlan kızın sevgilisinin beynini yerkene, kızın sevgilisinin anıları oğlana geçiyor. monolog o kadar tatlı ki, artık rüya göremeyen zombinin rüyaya en yakın deneyimi buymuş diye izliyoruz bu sahneyi. oğlan kızdan hoşlanıyor, onu koruyor ve kendi kaldığı uçağa götürüyor (evet oğlan havalimanında yaşıyor). kızdan vazgeçemiyor diye tehlike diye diye kızı birkaç gün orada oyalıyor. daha sonrasında tabii kız geri dönmek istiyor. neyse uzun lafın kısası zombi oğlan aşkın gücüyle geri dönüyor insan olmaya. sadece aşk diye sınırlamayalım ama işte sevgi, yeniden bu zombilerin kalplerinin atmasına yardımcı oluyor filan fıstık.

dört sezondur walking dead izleyen biri olarak tabii ki zombilerin insan olmaya geri dönüşüne popomla güldüm. keşke mümkün olaydı. belki de mümkündür, bilemeyeceğim. ama filmin en güzel yanı soundtrack'i. zombi oğlanın plak koleksiyonu var filan! dolayısıyla çok güzel şarkılar ile geçiyor film. bir de tabii filmin esas kötüsü artık iskelet haline gelmiş zombiler. bence bunları yaratma fikri de çok güzel. bir sürü filmde çürüyen parçalanan zombiler görüyoruz ama besin bulamadığı için çürümüş ve en sonunda kelimenin tam anlamıyla bir deri bir kemik kalmış zombi göremiyorduk. en sonunda biri kafa patlatmış ve bu karakterleri ekrana kazandırmış.

son olarak bir de insana dönüşüm anından bahsedeyim. oğlanın gözlerine yapılan yakın çekimde, gözler puslu bir renkten normal mavi rengine döndü. dönüşümü anlatmak için güzel bir yol olmuş, tebrik ediyorum. daha sonrasında kızın vuruldu, omzu kanıyor diye feryat figan atması ve herkesin oğlana ateş etmeyi bırakması çok güzeldi, accayip duygulandığımdır dostlar. bir de tabii zombilerin insanların yanında iskeletlere karşı savaşması ile epik bir hale gelen hisseden bizdendir temalı bir savaş sahnesi var ki, öyle bir gaza geldim ki, adeta bir sefiller'in son sahnesi oldum.

uzun lafın kısası, izleyin dostlar. izleyin ve gülümseyin. müzikleri için bile değer.

[Wuthering Heights 2009.]

Yillar once lisede wuthering heights -nami diger ugultulu tepeleri- okurken icime fenalik gelmisti. Neden diye sorarsaniz, okudugumuz kitabin puntolarinin 4 punto filan olmasi tek sebebidir! Ama kitabin konusuna hakim olup okudugunuzda kitap puntosu bile sizi yildiramaz, DEV bir ask hikayesine taniklik edersiniz. Iki catherine iki heathcliff iceren roman, neredeyse 3 nesil boyu devam eden bir hikayeyi anlatirken gotik ogelere yer verdigi gibi, ugultulu ruzgarlari anlatirken izledigi relaidt betimlemeler de okuru mutlu eder. Iste efendim bu harika kitabi okurken bir de uzerine filmini izledigimizi animsiyorum. Filmde juliet binoche ve ralph fiennes oynuyor. Evet dogru duydunuz, ingiliz hasta DEV asik heathcliff'i oynuyor filmde. Juliet'in de bakislari hem asik hem de hasta rolune oyle yakismis ki, film bittiginde heathcliff'in gozleri bir sure daha pesinizi birakmiyor. Iste efendim bu kitap ve filmi ne kadar sevdigimi bu noktaya kadar yeterince anlatabildiysem sayet, ingiliz yapimi yeni wuthering heights uyarlamasinin varligindan haberdar oldugumda ne kadar mutlu oldugumu tahmin edebilirsiniz. Catherine rolundeki kiz gayet basarili olmus. Linton rolunde dunyalar ezigi andrew lincoln aka walking dead'in rick grimes'i var. Dunyalar ezigi haliyle cok yakismis bu role. Heathcliff ise batman'in bane'i tom hardy tarafindan canlandirilmis. Yani demek istedigim oyuncular cok yerinde olmus. Mekanlar da zaten yeterli ugultulu havayi vermis. Ama filmin cok buyuk bir problemi var. Belki eski filmde gosterildigi icin belki de o kadar onemli olmadiklarini dusundukleri icin -ki iki ihtimal de birbirinden uzucu olur- en sevdigim iki sahneye yer vermemisler. Neyleyim ben boyle ugultulu tepeler filmini? O iki sahne hangi sahneler? Hemen anlatayim.

Catherine heathcliff'le evlenmekren bahsederken "it would degrade me to marry heathcliff" diyor. Adam bunu duyunca evi terk ediyor ve yillar sonrasinda zengin ve intikam almaya hazir bir adam olarak geliyor. Ama heathcliff sonrasindaki cumleleri duymuyor. Iste o kismi komple suraya yaziyorum ki dunya alem bilsin gorsun, o cumleler kayda gecsin. Bu kismi daha da iyi hissetmek icin bir baska kismi daha dahil ediyorum evet.

"It would degrade me to marry Heathcliff now; so he shall never know how I love him: and that, not because he's handsome, Nelly, but because he's more myself than I am. Whatever our souls are made of, his and mine are the same; and Linton's is as different as a moonbeam from lightning, or frost from fire."

"My love for Linton is like the foliage in the woods: time will change it, I'm well aware, as winter changes the trees. My love for Heathcliff resembles the eternal rocks beneath: a source of little visible delight, but necessary. Nelly, I am Heathcliff! He's always, always in my mind: not as a pleasure, any more than I am always a pleasure to myself, but as my own being. So don't talk of our separation again: it is impracticable; and—"

Kitabin en sevdigim ikinci sahnesi ise catherine'in olum dosegindeki diyalogdur. Heathcliff kendisinin kalbini kirip onu oldurdugunu soyledigi catherine'e kendi katilini affedebilecegini, ancak catherine'in kendisine zarar veren catherine'i affedemeyecegini soyler. Yani ben seni affediyorum ama seni affedemem ki. Bundan daha guzel bir sahne olabilir mi acaba filmde? Ama maalesef bu sahne de filme girmemis. Huzunlu bir durum. O sozleri soylerken catherine kizimiz ve tom hardy'i gormek isterdim dogrusu. Bu arada bu sahnenin diyaloglarini asagiya yaziyorum ki bu muhtesem guzellik kayitlara gecsin:

Because misery and degradation, and death, and nothing that God or Satan could inflict would have parted us, you, of your own will, did it. I have not broken your heart—youhave broken it; and in breaking it, you have broken mine. So much the worse for me that I am strong. Do I want to live? What kind of living will it be when you—oh, God! would you like to live with your soul in the grave?'

'Let me alone. Let me alone,' sobbed Catherine. 'If I’ve done wrong, I'm dying for it. It is enough! You left me too: but I won't upbraid you! I forgive you. Forgive me!'

'It is hard to forgive, and to look at those eyes, and feel those wasted hands,' he answered. 'Kiss me again; and don’t let me see your eyes! I forgive what you have done to me. I love my murderer—butyours! How can I?'

Filmin en buyuk sikintisi ise bu sahnelerin otesinde bir durumdan olusuyor. Filmin sonunda heathcliff intihar ediyor! HOW ABOUT NO! Boyle birsey kitapta olmadigi gibi, catherine'in hayaletine bakip beni sakin bu dunyada yalniz birakma diyen adamin, bosluga bakip sonsuzluga giden gozlerine yakismaz bu olun. Cok kinadim sizi ingilizler! Bu film gercekten orijinal sonunu hak ediyordu.

Iyisi mi dostlar siz ralph fiennes ve juliet binoche'lu versiyondan sasmayin en once onu izleyin. Sonrasinda o muthis diyaloglar ile 2009 versiyonunu hayal edersiniz. Ama herseyden once kitabi okuyun. Inanin pisman olmayacaksiniz.

[Walk the Line.]

Yangin var yangin var ben bayiyorum! Walk the line'i 6 kelimede ozetledim. Film ile ilgili genis yorumlarima -film gibi saatlerce gereksiz- uzatmadan baslayayim en iyisi.

Dogrusu bu filmi izlememin tek sebebi reese witherspoon. Kendisinin hayrani degilim ama oscarlarda en iyi kadin oscarini heyecanla bekleyen ve meryl streep fiyaskosu haric tutturan bir insan olarak, bu filmi izlememis olmam icimi kemiriyordu. Gercekten de oscar odulunu hak etmis bir reese buldum karsimda. O minnos aksani ve sarkilari da kendisinin seslendirmis olmasi gercegi beni fethetti kendisi. Ustelik johnny'i surekli reddederken yuzundeki o kararli ifade miymisik konularda kararsizliklar yasayan mal insanlara ornek olacak nitelikte bir ifade. Bravo bravo bravo. Ustelik ayni muthis ifadeleri sahne uzerinde de sergilemis, markette kendisine laf cakan kadinin karsisinda da hepimizi huzunlendirmis kendisi. Bravo de la bravo. Tabii bu noktada june carter'a da bravo demek lazim. Ne esasli bir kadinmis, ne kararli ne prensipliymis bravo!

Simdi gelelim johnny cash'e. Joaquin phoenix son derece basarili bu filmde. Dogrusu bir bakip tekrar bu yaziyi guncelleyecegim kim kazandi o yil oscar'i diye. Kendisini oscarlik basariya sahip olarak gormedim ama yine de eger zayif bir aday aldiysa shame on academy. Neden oscarlik gormedim peki? E cunku bembeyaz pudralar, terli bir yuz, ofkeli bir ifade beni cok cezbetmiyor. Pek isinamadim kendisine. Ama bence bu konunun gladyator'de dunyanin en cirkef adami olarak oynadigi rolle kendisini tanimis olmamin bir ilgisi olabilir.

Simdi gelelim johnny cash yorumlarima. ICIME FENALIK GETIRDIN BE ADAM! Zaten country muzik sevmem. Bu adam zaten 1757744 sarkisi ile bir noktadan sonra beni baydi. Ikincisi sorumsuzluk kismi. Belki de sorumsuzluk demek dogru degil ama yine de bu bagimlilik mevzusu o kadar baydi ki, ol de kurtulalim dedim yahu. Herkese cektirdin, ustelik bi bokun da yok yani. Of neyse bu konu biraz derin bir konu. Ustelik bir o kadar da ciddi bir konu. O yuzden anlayissiz ve toleranssiz yorumlar yapmak istemiyorum ama su kadarini soyleyebilirim. 40 dakka las vegas bayilmasi, 15 dakka dag evi rehabilitasyonu, 5 kere filan da torbaci adam telefonlasmasi geyigi ile fazla uzatmislar konuyu. Zannimca gerek yoktu. Onun disinda hapishane ve jackson sarkilari guzeldi, ayakkabi boyayan cocuklu sarki da keyifli ama yani, country benim tarzim degil, yapacak bisiy yok.

Velhasilikelam, county seviyorsaniz mutlaka gorun. Bu muzigi sevmiyorsaniz ama yine de meshur bir muzik adaminin hayatini ogrenmek istiyorsaniz, kacirmayin. Ama sadece oscar muhabbetine izleyecekseniz izlemeyin, degmez cocuklar.

[Diana.]

Ne kadar gercegi yansitiyor bilemiyorum. Ama diana filminde diana'nin yasamindan kesitlere sahit okup daraldim da daraldim. Yahu bu kadin rahat rahat asik olamayacak mi? Bu kadin cocuklarini goremeyecek mi? Ya bu kadin yemege cikamayacak mi?

Iste boyle diye diye delirdim delirdim delirdim! Tamam bir eli bir balda bir hayat surmus, var yok yetmez gibi telaseli endiseleri olmamis ama onun endiseleri inanin daha buyuk kalmis. Cok uzuldum cok. Tellerin uzerinden atlayan bir prenses. Eski sevgilisini kiskandirmaya calisan bir kadin. Dunyaya faydali olmaya calisan bir -eski de olsa- kraliyet mensubu. Takdire sayan bir insan.

Yazik cok yazik... Biliyorum, bircok programda bircok insan konustu, arkasindan yazildi cizildi. Tek dilegim onun kisacik omrunde mutlulugu tatmaya firsat bulmus olmasi. Yoksa ardindan soylenen meshur hikayeler umrumda degil acikcasi. Kraliyet veya degil, insanlar mutlu olsun diye aklimdan gecirip duruyorum. Bir de tabii kocaman adam olup da cocuk gibi davrananlardan korkuyorum yeminle. Diana'yi dahi bulduktan sonra, bizim basimiza neler gelme degil mi ama?

Izleyin izlemeyin diye yorum yapmayacagim. Ama izlemek, piriltili bir hayatin arkasindaki karanliga kisacik bir bakis atmak acisindan cok faydali olur.

Yazinin sonuna geliyordum ama naomi watts'a bir yorum yapayim istedim. Sevgili naomi, insallah senin de bir gun oscar aldigini gorurum. Surekli dev ve kazanacagi daha adaylarin aciklandigi anda belirli olan insanlarla ayni yil aday oluyorsun, huzunleniyorum. Tamam diana'yi tanimiyorum ama sanki izlerken onu izliyor gibi izledim, bayildim bayildim. Prenses de olsak, dort telefonumuz da olsa, kalbimiz kirildigina dostlarimizi arayip onlarin omzunda agliyoruz ve sen bunu en icten sekilde gostermissin. Emegine saglik. Oscarlik bir performans yoktu bu filmde yalan olmasin. Ama bu icten hallerinin karsiliginda dilerim yakin zaman oscarlarinda bir de senin icin gozyasi dokerim.

[Frozen.]

Ve o gun geldi catti dostlar. RDIM en sonunda frozen'i izledi. Ama izledin de ne oldu diye sorarsaniz, hayatima hic bir aydinlanma gelmedi. Acikcasi bu kadar cok bahsedilen bu kadar cok konusulan bir filmin gereksiz yere abartildigini gorup yikildigimdir. Guya bu filmi cok sevip once upon a time'a gelisini desteklemeyi umit ediyordum. Gordugum kadariyla bu beklentini. Yakinina bile yaklasamadi. Sad.

Efenim filmin konusu kar buz yaratma yetenegi olan elsa kizimizdan olusuyor. Yani en azindan ben filmi izlemeden once gordugum tum basin ogelerinden boyle bir mesaj aldiydim. Ama hiiic alakasi yok dostlar. Elsa aman ben kardesime zarar vermiyim filan fistik derken ortamlari terk edip yalniz ama yetenegini sonuna kadar kullanip saklanmak zorunda olmadigi (velkam tu xmen tabiikisi) bir hayata basliyor. Esas film elsa'nin kardesi anna'nin etrafinda donuyor. Yazik anna yoklara dusup elsa'ya eve don demeye gidiyor. Yolda tanistigi oglan ve elsa'nin sihirli bi sekilde yarattigi kardan adam olaf da ona eslik ediyor. Filmin bu kismi hic heyecan dalgasi yaratmadi acikcasi bende. Ama simdi boyle anlattigima bakmayin, filmin guzel kisimlari da var elbet.

Tabiiki bir disney filmi olarak gorseller cok guzel. Kar konsepti zaten basli basina buyuleyici oldugu icin gorsel solen baglaminda mihrap yerinde. Filmin diger guzel yanlari ise konusu ile ilgili. Disney'in klasik prenses ve beyaz atli prens dongusunden bambaska bir yere saptigini goruyoruz. Simdi yazip dev dev spoiler vermek istemiyorum. Ama su kadarini soyleyebilirim ki anna masallari okurken degil de buyuyunce sordugumuz sorulara iliskin olarak cok guzel bir ders aldi bence. Bravo disney. Ikinci guzel yan ise spoiler vermek istemedigim konu ile ilgili olarak elsa'nin tutumu. Gercekci bakis acisina hayran oldum elsa. Aferin. Bir baska sevdigim ozellige gelirsek bu bir karakter. Tabiikisi olaf! Olaf cok tatli bir kardan adam. Atesle eriyecegini bilmiyor, yaz mevsimi hasreti cekiyor. Daha siirsel birsey olamaz. Tipki insanin aska susamasi gibi. Keyifle, hatta huzunle izledim dostlar. Hele de vucudunun parcalara ayrilip birlesmesi (boyle deyince cok vahsi oldu ama aslinda oyle degil yahu, kor topcuklarindan bahsediyoruz merak etmeyin) sahneleri cok akici. Yeniden bravo disney.

Son yorum paragrafina gelirsek bilin bakalim neden bahsedecegim? Evet. Mesele-i let it go. Aman bu sarki ne abartildi ne allandi pullandi ne meshur oldu ne meshur. Sarkinin caldigi sahne geldiginde bu sarkinin the sarki olduguna inanamadim. Cunku sarkinin elsa'nin ozgur kalmasi ile ilgili oldugunu dusunursek, anna onu yeniden mutsuzluga davet ediyor gibi oluyor. Yalniz kalip sindirmesini anlatiyor desek, hic mutsuz anini gormuyoruz ki elsa'nin onun mutsuzluga alismaya calistigini dusunelim de huzunlenelim. Basip giden ve mutlu mesut kar kis sogukta yasayan basina buyruk bir kiz var karsimizda. Bi boktan da feragat ettigi yok demiyeyim ama gorunurde aci dram gozyasi da yok. Hayret yani. Neden herkes bu sarkiya boylesine merak sarmis diye sorarsaniz bence sebep yillardir guzel bir disney sarkisinin piyasaya gelmemesi. Iste cat pat bir sarki buldu millet, dort elle sariliyor galiba.

Simdi verdict nedir diye sorarsaniz, ben filmi izleyin ama benim gibi dunyalari bekleme yanilgisina dusmeyin derim. Gorseller guzel, konu fena degil ama anna kizimiz cok tipitos. Tabii diger oglan, geyigi ve olaf da harika! Ama asil yorumum frozen'i filan bosverin, once upon a time'i takip edin. Cunku oteki sezon frozen'daki elsa diziye oyuncu olarak gelecek. Cunku ouat disney'in kanali abc'de oynuyor ve boyle bir ortakliga karar vermisler. Diliyorum ki diziye yeni bir soluk getirir de trip atan bir teenage modeli olmaz. Sevgiler. Saygilar.

24 Haziran 2014

[Maleficent.]

en sonunda bir masalı da başka bir karakterin gözünden dinledik ya, valla artık huzura erdim desem yeridir!

evet dostlar maleficent'tan bahsediyorum. once upon a time'ın bu iş üzerinde bir etkisi var mı bilemeyeceğim ama kim bu filmi düşündüyse allah razı olsun. hep iyi karakter gözünden yazılan kazananlar tarihinden içimize fenalık gelmişti yetişkinler olarak.

efendim film uyuyan güzeldeki kötü cadı maleficent'ın (bundan sonra m diye bahsedeceğim yazmak çok uzun) nasıl m olduğunu anlatıyor. görünüşe bakılırsa onun kanatlarını kesip alan çocukken aşık olduğu çocuk, bütün bunları kral olmak için yapmış. tabii ki m bu durumu öğreniyor ve yaşadığı harika ülkeyi (krallığı) korumak adına heryeri dikneli tellerle çeviriyor. gudubet kral geçmeye çalışsa da tabii ki m'in sihrinden güçlü olamıyor. yıllar geçiyor ve kralın bir kızı oluyor. aurora the uyuyan güzel. m bu kıza bir lanette bulunup uyuyacaksın filan filan diyor. bu kısmı biliyorsunuz. bilmediğimiz kısım, m yıllarca aurora büyürken onu izlemesi, gözetmesi. dolayısıyla bir noktada pişman olup laneti çevirmeye çalışsa da başaramıyor. velhasıl, aurora'yı uykularından uyandırmak için kendi hayatını tehlikelere atıp şatoya giriyor. anam bir kavga dövüş derken kapana kısılıyor. bu noktada filmin başından beri beklediğimiz an geliyor ve m kanatlarıyla kavuşuyor.

burada ayrı bir paragraf açmak lazım. kral oğlanı m'in kanatlarını kestiğinde duyduğumuz çığlık beni derinden etkiledi. sadece m kanatlarını kaybettiği için değil elbet. o çığlığı ben mighty heart'ta da duymuştum. ürperdim. dondum kaldım. çok üzüldüm çok. angelina jolie'nin oyunculuğu daha çok bilinsin isteyenler derneği başkanı olabilirim. bir insan gerçekten kötü cadı olmak için yaratılmış olabilir mi? bu arada angelina jolie bu kadar zayıf mı gerçekten? dilerim böylesine zayıf değildir ve bir makyaj hilesi ile başbaşayızdır. kadın adeta kanatlarıyla bir olmuş bir fairy. inanılır gibi değil. kötü kadın gülüşü attığı anlardan aurora'yı şevkatle izlediği dakikalara kadar keyifle izledim filmi.

şimdi burada ayrı bir parantez açıyorum. efenim filmde aurora'nın (a diyeyim bundan sonra bunu yazmak da çok uzun) hayatını uzaktan izliyor m. tabii bu ne demek? bir de bebeklik evresi gerekiyor. şöyle birşey öğrenip adeta bir sevgi pıtırcığı oldum. meğersem sete bir sürü bebek gelmiş gerekli sahneleri çekmek için. ama angelina jolie tam kostüm ve makyajla tabii. boynuzlar siyah gözler filan fıstık. tüm bebekler korkuyor ve ağlıyormuş. tek ağlamayan bebek kendi kızı olduğu için filmde onu oynatmışlar. ay ben bunu duyunca pür dikkat kesildim bakalım çocuğuna bakan anneyi görebilecek miyiz m'in bakışlarında diye. bebeği kucağına alırken o anne tutuşu resssmen gözlerimi yaşarttı. natalie portman'ın oscar konuşmasında söylediği gibi, galiba bir kadının en büyük rolü annelik oluyor. canım benim. pek sevindiğimdir.

peki verdict nedir, izleyelim mi RDIM derseniz, derim ki durmayın izleyin! biraz da kötülere hak verelim, biraz da insanoğlunun prenslerinin ne kadar açgözlü olduğuna ilişkin bir masal görelim. belki de gerçekçi olan ve çocuklarımıza anlatmamız gereken bu versiyondur. siz ne dersiniz?

[The Normal Heart.]

yangın var diye bağırmama çok az kaldı! allahım birkaç seferdir izlediğim her mevzunun içinde aids var içime bunaltılar geldi ya!

evet efendim geçen entry'lerden birinde bahsettiğim dallas buyers club üzerine bir de normal heart izledim geçenlerde. aslında çok da üstüste olmadı ama konu o kadar sıkıntılı ve aslında zıt kişilerin perspektifinden ki, beynim başım patladı desem yeridir.

resssmen ülke içinde binlerce insanı öldüren bir hastalık var, kimse bu konuda bir bok yapmıyor. araştırma fonu bile ayrılmıyor. araştırma diye insanlara ilaç veriyorsunuz, insanlar patır patır ölüyor. o kadar içim sıkıldı ki size anlatamam.

efendim normal heart'ta gay community arasında yayılan aids anlatılıyor. başrolümüz aman gençler dikkat edin, bu mevzu cinsellik ile yayılıyor galiba derken, diğer oyuncular biz cinselliğimizi yaşamak için yıllarca mücadele ettik, şimdi yeniden tabulaştırmayacağız bu durumu diyor. indeed iki tarafı da haklı bir tartışma. ama meanwhile, insanlar ölüyor.

oyuncular arasında jim parsons var ve kendisi sadece telefon rehberindeki kartları alıp çekmecesine atarken bile yüzündeki hüzünle kalbimi yeniden fethetti. mark ruffalo kızgın olmakta haklı ve insanları fişeklemeye çalışan gay yazar rolünde, para pul derdi yok. ama tabii işi filan devlete bağlı olan insanlar endişeli yaklaşıyor bu tutuma. bir yandan da mark ruffalo'nun sevgilisi cağnım süpermen var, matt bomer. bu çocuk da aids olduğunu öğreniyor ve tüm süreç boyunca mark kendisine hep destek veriyor. bence filmle ilgili en etkileyici şey, devletin umursamaz tutumu. bunun ötesinde etkileyicilik hastalığın korkunç evrelerinde verilen destek. oyunculuk bağlamında ise kimse kusura bakmasın ama insanın dikkatini çeken tek bir isim var, o da matt bomer. dağ gibi süpermen eridi bitti film boyunca valla içim parçalandı. bir de tabii ki julia roberts bu hastaları tedavi etmeye çalışan tekerlekli sandalyeye çocuk felcinden dolayı mahkum kalmış doktor rolünde. çok büyük bir oyunculuğu yok açıkçası. ama kendisine fon sağlamayan yetkililere öyle bir feryat figan tepki koydu ki, durdurup alkışladım ekrana filan sarıldım.

overall, film oldukça bunalımlı sonlarına doğru. üstelik pek de bir değişiklik olduğuna nail olamıyorsunuz. verilen sayılar sadece durumun vehametini göz önüne seriyor. o yüzden bu sıkıntıya hazırlıklı değilseniz izlemeyin derim. ama yakın tarihteki devletin büyük epic fail'ine tanıklık etmek açısından son derece önemli bir film. izleyen izlesin, merak edenlere bilmeyenlere anlatsın.

[Malena.]

tanrım, izlediğim filmlerin listesini karşıma aldım, hangisinden bahsetsem diye düşünürken bile hala tüylerim diken dilen oluyor! tabii ki malena'dan bahsetmeden olmaz'

filmin baş rolünde monica belucci var a dostlar. film tam bir fahriye abla filmi if you know what i mean. altın bilezikler takmak yerine çok güzel kesim döpiyesler giyiyor kendisi. film bir grup oğlanın malena'yı yürürken filan takip etmesiyle başlıyor. hepsi malena'ya ölüp bitiyor tahmin edersiniz ki. malena'nın bir kocası var ama o dönemde savaş çıktığında kocası savaşa gidiyor ve öldü haberi geliyor. işte film bu noktadan sonra malena'nın başına gelen olaylar silsilesini bir oğlanın gözünden anlatıyor. başrol oğlanımız ergenliğin doruğunda, malena'ya aşık. oğlanın bize yaşattığı komik sahnelerin dışında bir yandan da malena'nın sıkıntılarına tanık olurken, an be an soluğum kesildi ruhum daraldı.

gerçekten de güzellik başa bela temalı bir film bu. ulaşamadığımız şeyleri karalamamızın ruhun derinliklerinden, içimizdeki hasetten geldiğini gösteriyor. bir yandan filme atlayıp hayvan herifler, utanmaz kadınlar diye çığlık çığlığa ağzınızdan köpükler saçarak bağırmak istiyor, bu zavallı kadını bu toplum lincinden almak istiyorsunuz, bir yandan da öyle içinize işliyor ki bu linç psikolojisi, kapınızı kilitleyip evde kalmak ve toplum içine çıkmaktan tamamen vazgeçmek istiyorsun korku ile. film çok ama çok güzel.

bir topluma ait olmak. bir topluma ait olmamak. bizi bir topluma ait yapan şeyler/kişiler nedir? insanoğlunun çirkefliğinin bir dip sınırı var mı acaba? ya da sizin sınırınız nedir bu rezalet karşısında? insan sorguluyor, düşünüyor ve içindeki öfkeli kadının gözünün ne zaman döneceğini hesap etmeye çalışıyor. herkese karşı iyi olmak kuşkusuz ki malena'yı gördüğü muameleden kurtaramadı. then again, gördüğünüz muamelenin bir başkasına bağımlı olması gerçeği, meydan dayağı yemekten de acı bir durum.

izleyin. izlettirin.

[Labor Day.]

öncelikle bir kate winslet filmi ile anlatmaya başlayayım dostlar. kendisini ne kadar çok sevdiğimi daha önce her fırsatta belirttiğimden o chapter'ı yeniden açmıyorum. izlediğim bu kate winslet filminin adı labor day. aman olmaz olsun böyle film diyorum! şimdi açıklamalara geçeyim.

hani öyle krkunç ve çekilmez bir film olduğundan değil ama, yönetmenin elinde kate winslet gibi bir cevher varken nasıl ondan faydalanmadan bu koca iki saatin geçmesine izin vermişler aklım almıyor. ben tabii ki kate filmi olduğu için izledim ama yazık yani. daha çok gözyaşı, daha çok aşk, daha çok mutluluk ve daha çok hüzün görebilirdik, kısmet olmadı.

üstelik izlerken sanki bir nevi little children gibi ağır ama anlamlı bir hava büründürmek istemişler kate ve josh'ın sahnelerine. olmamış olamamış. hocalarımız hemingway okurken anlatırdı. buzdağı tekniği diye bir teknikle yazarmış hemingway. bu tekniğe göre karakterlerinin herşeyini tasarlayıp yazar, ama sadece ucundan bilgi verirmiş. böylece gereken derinliği aklındaki plan çerçevesinde okuyuculara bırakırmış. tabii ki bu teknik çok fazla kullanılan bir teknik olmuş. ama hocalarımızın bize anlattığı en önemli şey bu tekniğin kendi içindeki cazibesi. eğer biliyor gibi yapıp bilmediğiniz, düşünmediğiniz ve aklınıza gelmeyen ana hatları okuyucuya bırakırsanız tüm hikaye gittikçe çorba olur, hiçbirşeye benzemezmiş. yani en nihayetinde, bilerek bilmemeyi yazmalısınız. bilmeden bilmemeyi yazmak saçma. işte bu film o cazibeye kapılmış. sad.

neyse ki kate'ciğimin o mutsuz, hayatına sıkışığ kalmış hallerini biraz olsun gördük, onu bunalımlarda gördük ve en sonunda josh'un çıkıp gelmesiyle mutlu mesut kadını adamcağızla elele bıraktık ya, pek mesudum. konu sempatik ve hatta enteresan. ama dev bir film olamamış maalesef. izlemek yerine başka bir kate winslet filmine geçin dostlar.

24 Mayıs 2014

[World War Z.]

korku filmlerinde ödüm patlar benim. bu kendimi bildim bileli böyle. bakmayın siz buffy filan yardırarak izlediğime, ben hala chuckie, elm sokağı'nda kabus ve dahi çığlık serisini bile izleyemedim. ödüm patlar böyle şeylerden. korktuğum yetmiyormuş gibi bir de çeneme vurur ki, oooooo zaten izlemeye kalksam yanımdaki insan beni öldüreceğinden hiç yeltenmem. dediğim gibi bakmayın buffy'leri izlediğime, bakmayın american horror story'den büyük keyif aldığıma, korku filmleri benim ödümü patlatır. zaten korktuğum için bir de bu filmleri sinemada izlemem tabii ki söz konusu bile değil tahmin edersiniz ki. ama bu sene bir film vardı ki, cidden sinemada yakalamayı çok istedim ama denk getiremedim. evet efendim, world war z'den bahsediyorum.

öncelikle walking dead'ı yemek yerken izlemeye alıştığım gevşekliğimin doruklarında bir dönemde, tabii ki brad pitt'in esas kahramanı oynadığı zombi filmini izlemek isteğiyle kavruldum a dostlar. bu istek özellikle fragmanı gördüğümde katlandı. neden? çünkü birbirinin üzerinden su gibi akıp geçen, helikopterlere filan zıplayan zombiler vardı bu filmde! dediğim gibi sinemada göremedim ama en sonunda world war z'yi denk getirdim!

film öncelikle gergin başlıyor. hayır, zombiler evinizi basmıyor ama televizyon haberlerinde bir çok farklı olay duyuyorsunuz. öyle bir his geldi ki benim üzerime, bu senaryo çok da uzak değildir belki bizim hayatımıza gibi, korkunç bir his doğrusu. efenim sonra bir şehir çekimi ve dönüşen insanlar ve birbirine saldıran zombiler. burası baya güzel olmuş çünkü kısacık süre içinde nasıl bir kurt adam gibi bir zombinin dönüştüğüne tanıklık ediyorsunuz. sonrasında ise evlerde saklanma sahneleri ve kendini selamete atma çabaları oldu karakterlerimizin. tabi gergin sahneler olsa da tabii ki brad pitt'in ölmeyeceği bariz olduğundan çok da panik yapmadım.

çok uzatmak istemiyorum ama velhasılı brad pitt'ciğimin tüm mevzuyu çözmesine odaklanmış film. israil sahnelerinde kapılarını kapatıp tam zamanında kendini kurtaran koca bir ülkenin, mikrofondan mal gibi şarkı söyleme aşkı yüzünden koca şehrin zombiler tarafından ele geçirildiğini de gördüm ya valla pes. o sahneler çok iyi bu arada, ben böyle sinek sürüsü gibi su gibi akışkan bir zombi fikrini çok daha korkunç buldum walking dead'deki mıymış zombilerden. bir de makyaj daha güzel olaydı valla şapkayı çıkarıp yere koyacağdım.

neyse efenim filmin ilerleyen sahnelerinde tüm olaylar bağlanıyor işin özü. tabi mevzunun çözüldüğü anda ben yeniden bir buffy bölümü anımsadım. buffy'ciğim 'killed by death' bölümünde ateşli hastalık geçiren çocukları öldüren bir yaratıkla kapışıyor. o arada okullarında hastalık salgını var, buffy de hastanelik oluyor. sonradan fark ediyorlar ki, bir tek ateşin olduğunda bu canavarı görebiliyormuşsun. buffy'ciğim de tabi fedakar kahraman olduğu için kendisine virüs mirüs bişiyler enjekte edip yaratıkla savaşıyor ve onu yeniyor. işte o bölümü izlerken yaşadığım aman buffy'ciğime uzanan eller kırılsın temasındaki endişelerim world war z'de de kendini gösterdi. neysem ki film güzelcene bağlandı.

izlesek mi izlemesek mi? bence görün dostlar. hem heyecan uyandırıyor, hem brad pitt var, hem de zombiler baya başarılı.

ama filmin starını sorarsanız tabii ki Mireille Enos. bir insan bu kadar şanslı olabilir mi diye yeminle filmi izlediğim akşam uykularım kaçtı. kadın the killing'deki mıymış sarah linden rolünden nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde kendini brad pitt'in karısını oynarken bulmuş daha ne olsun? bu arada sıfır yetenek gerektiren bir rol, onu da söyleyeyim. arasıra çığlık panik telaş, sonrasında brad pitt'in yolunu gözleyen sevgili karısı. yeminle beni koysan ben de o rolü oynarım zaten çekim yapılan yerler ve yaratıklar yeterince korkunç. brad'in yolunu gözlemeye ne var anacığım? kadın brad pitt'le sarılıp kucaklaşıp öpüştükçe içimin yağları böööööyle eridi. valla bu kadar olmaz yani. kendisini sıfır yetenek gerektiren ve dünyadaki en harika adamla sarılıp öpüşme imkanını veren bu role konduğu için canı gönülden tebrik ediyorum. darısı başımıza gerçekten.