Ode to Chronicles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ode to Chronicles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2014

[Ode to Heartbreaking Briliance.]

her sezonu 13 bölümden oluşuyor. an itibariyle ikinci sezonda sadece bir bölüm kaldı. bu ana kadar olan tüm bölümlerini izledim. ama doğrusu burada hiç bahsetmedim. yine uzun uzun bahsetmeyeceğim. ama öyle bir sahne var ki, yazmayıp içimde tutamayacağım.

“By taking this you’re promising me you’ll see to it… that my wishes are carried out. Will you take it?”

and then, she carried them out.

This is just heartbreakingly brilliant.

02 Ağustos 2014

[Nemlendirici Kreme Övgü.]

Isvicre'de havanin soguk ve kurulugu ile mucadele etmek icin aldigim kremi, gunes sonrasinda canim yanmasin diye suruyorum.

Hayat tum yolculuklari ile ne kadar da guzel!

01 Mayıs 2014

[Daha Nice Yaşlara Orhan Veli!]

Uzun suredir aklimda olan bir yaziyla baslamak isterim sozlerime.

Cok olmadi, 13 nisan orhan veli'nin yildonumuydu.

Orhan veli gozlerimi ilk actigimda karsimda buldugum, gozlerimi kapattigimda bahcenin kosesindeki agaciyla gozlerimin onun gelen, tren sesleriyle kulagimda cinlayan ve o boynu bukuk siirleriyle burnumun diregini sizlatan sairdir.

Asktir orhan veli. Ayriliktir.

Siirleri ve dahi siirlerinin anilari kalbinizi bir kere kirsa da, asla vazgecemediginizdir.

Nice yaslara orhan veli. Ben ve benden sonra gelenler bu dunyada oldukca kulaklarda cinlamaya devam edeceksin biliyorum.

14 Ocak 2013

[Ode to Gökhan Kırdar vol. 2]

gökhan kırdar'ın sesinde anlayamadığım bir şey var. öyle güçlü bir şey ki, yaşanmamışlıkları yaşamışım gibi bir illüzyon yaratıyor. yaşanmışlıkları yaşanmamış gibi silip götürüyor. zıtlıklar içinde kavuruyor insanı. çözemedim. galiba çözememem gerekiyor. büyüsü orada müziğinin. belki de budur albümünü almayıp radyodan dinlememin sebebi.

15 Kasım 2012

[Orhan Veli Kanık'ın Anısına.]

ışık sonsuza kadar gider mi? biraz önce google'da bu sorunun cevabını araştırdım. ciddi ciddi. karşıma ilk çıkan fizik forumu sitesine girdim ve oradaki cevaplara baktım doğrudan. kimisi teknik olarak sonsuza dek gidebilir demiş. kimisi ise birşeyler birşeyler olduğu için enerjisini kaybedebilir demiş. ama en son cümle şu şekilde "We are currently observing light rays that have been traveling for 13 billion years." ne kadarı doğru bilemem. ama son cümleyi sevdim. inandığımı da söyleyebilirim. ve bu cümle hakkında düşünürken "kendi kendime gülümsediğimi farkettiğimde insanların benim deli olduğumu zannedeceklerini düşünüp" gülümsedim. 

bugün orhan veli'nin ışığının uzayda ilerlediği 62. yılı doldurduk dostlar. orhan veli... benim kahramanım. diş fırçasını sardığı kağıtta bile şiir taşıyan adam.  şiire bambaşka bir boyut getiren şair. kendini garip olarak nitelendirirken bile mütevazı. 9 kelimelik şiirleriyle bile ağızda acı bir tat bırakacak kadar sert. uzun cümleleriyle gözyaşını dağıtmadan, tek mısrada dökmemi sağlayacak kadar duygusal. anlatamıyorum deyişinde, dünyaları anlatan. dudaklardaki deniz kokusu ile beni susuz bırakan, denize karşı otururken bile özlemde kasıp kavuran insan. istanbul'u dinlediği tüm ülkede bilinen, ama bir şehri dinlemeyi ilk kez aklıma getiren yazar. şiirlerini ezberlediğim ilk şair. tüm edebiyat derslerimde gördüğüm tüm şairlere rağmen gözümde, gönlümde, kulağımda yerini hiç kaybetmeyen bir insan. dahası, bana hatırlattığı kalp kırıklarına rağmen asla rafımdan kaldırmayacağım kitabın sahibi. orhan veli. benim kahramanım. diş fırçasına sardığı kağıtta bile şiir taşıyan adam.


taksimde, sahilde, bozuk döşenmiş kaldırımlarda, yokuşta, inişte, merdivenden çıkarken, merdivenden telaşla inerken kol kola girdiğim, bir elim destek alırken bir elimle önümdekini arkamdakini kollamaya çalıştığım bütün yollar ve yolculuklara tanık olan dostlarım. işte tüm bu yolları kat ederken aslında hep orhan veli'yi düşünüyor, hep onun kulaklarını çınlatıyorum biliyor musunuz? felaket tellalı gibi sürekli değil, ama arka fonda mırıltılarla yükselen güzel bir plak sesindeki çizikler gibi, oracıkta beni rahatsız eden, rahatsız etmek yanlış kelime belki ama, orada kulağımı tırmalayan bir anı çınlıyor hep kulağımda. onun gibi bir dahiyi, kahramanımı, şairi, aşığı, garibi, erkeği, adamı, yazarı, sanatçıyı, duygusalı, dediğim dediği bu dünyadan koparıp alan şeyin basit bir kazı olduğunu düşündüğümde hüzünden mi öfkeden mi bilinmez göz yaşlarıma hakim olamıyorum. işte o yüzden, bir elim hep boşta, hep endişeli, hep yakalamaya tetikte, tos tos düşmeye dahi razı, hep havada. orhan, günlük hayatımın hep içinde. yalpalarken, düşüp kahkahalar atarken, akşam/sabah olup da, dizimin morardığını gördüğümde ovunurken bile, hep kulağımda. üstelik süleyman efendi'yle değil. deniz sesiyle sarıp sarmalıyor beni.


en başında dediğim gibi, 13 milyar yıl burada olamayacağım. dünyamız burada olur mu onu da bilemiyorum. ama dilerim, buraya yazdığım kelimeler, internetteki dosyalar bir yere yüklenip çözümlenmeye başladığında, orhan veli diye bir şair olduğunu, ama onun, herşeyden önce çok iyi bir insan olduğunu okurlar. hep denildiği gibi, kanık'sadığım bir orhan veli.


boğaziçinde.

12 Eylül 2012

[Ode to Gökhan Kırdar.]

herkesin hayatında belki bir belki de birkaç şarkı vardır ki uzaklara bakmasına, gözlerini kaçırmasına sebep olur. öyle bir şarkıdır ki o, gözlerini kaçırdığını anlar, bu şarkı onun için o şarkı demek der, birşey yokmuş gibi davranıp şarkının bitimiyle karşınızdakinin ruhunun yuvasına dönmesini beklersiniz. ya da bunu göremiyorsanız onunla konuşursunuz ama nafile, ruhu orada değildir ki cevap versin.

benim de kulaklarımda bazı melodiler çınlıyor. hatta öyle ki, requiem for a dream misali, şarkıyı duyar duymaz kanıma karışıyor, göz bebeklerim büyüyor, bütün kontrol mekanizmam sıfırlanıyor da dizlerim titriyor. işte, ruhum gidiyor benden, bilir misiniz o duyguyu?

yalnız benim kulağımda çınlayan melodiler arasında bir gökhan kırdar melodisi yok. ama öyle ilginçtir ki, ben ne zaman bu sakin, dingin, hüzünlü adamın sesini duysam, ruhum bir gezintiye çıkıyor. üstelik şarkı bitiminde dönecek gibi bir gezinti de değil bu sefer. çok, çok garip.

kayda geçmek istedim.

24 Ağustos 2012

[Ode to Kanık.]

Deli sacmasi mi bilmiyorum. Ama denize baktigim zaman, tum varligim birdenbire eriyip o dalgalara karissin istiyorum. Oyle ki, dunyanin herhangi bir yerindeki balik benim parcamdan oturu yuzsun serin sularda, ates cemberinin icindeki yanardaglar benim zerrelerimle sogusun. Dalivereyim bir bogazdan, digerinden basimi cikarayim. Ailemin evindeki cesmeden bardak bardak akayim, selaleler kahkahalarimla cinlasin. Bir balinanin tepesinden fiskirayim tum gucumle, bir kopekbaligina oksijen tasiyayim. Bir balikci kayiginin burnundaki ismine carpsin yuzum, bir translatlantik benim kollarimin arasindan gecsin. Ne gunluk dertlerim olsun, ne de kolumda saat izi, calisma masam gokyuzu ve lodos. Oradan oraya, kopuk kopuk kosturayim. Ruzgar esmedigi zaman cok icim sikilsin, ruzgar cok oldu mu bana eglence ciksin. Kopruler boydan boya gozlerimden aksin da, motorlar vapurlar ellerimden tutsun. Yakamoz isik tutsun kacamaklarima, marti sesleri bastirsin kalbimin gumburtusunu. Fenerler goz kirpsin bana, dokuz cakar sonunce yuregim carpmasin isiklari yanincaya kadar, o donen fenerler benden yuzunu kacirinca aman sende diye gulumsemek nasip olsun.Yazin esintisi ruhumun ferahligiyla insanlari serinletsin. Kisin firtinasi ofkemle kavursunn balikcilari da kalbim onlarla carpsin, ellerim onlarin teknelerinin ucundan tutup salime cikarsin. Cok mu? Karisivereyim sulara. Ne gunluk dertlerim olsun, ne de kolumda saat izi, calisma masam gokyuzu ve lodos. Oradan oraya, kopuk kopuk kosturayim.

12 Mart 2012

[Eulogy.]

bugün bambaşka bir insandan bahsetmek istiyorum. ama yazıya nasıl başlayacağımı bulmak bile saatlerimi aldı inanır mısınız? hala ilk kelimeyi bulamadığım için, onun ismiyle başlamanın en uygun olacağını düşündüm.

Whitney...

eski zamanlara dair şöyle bir görüntü oluşuyor gözlerimin önünde. yüzü boyalı bir yerli ateşin etrafında elinde içi kum dolu aletleri sallayarak ağıtlar yakıyor, şarkılar söylüyor ve ateş büyüyüp küçülerek onun bu eşsiz seremonisine selam duruyor. öyle bir şaman ki bu adam, müziğiyle büyüsünü yayıp, herkesin bakışlarını esir alıyor, ta ki gece bitinceye kadar. eğer eski zamanlardan günümüze kültürün, sihrin, ruhun miras kaldığına inanıyorsanız beni biraz olsun anlarsınız. o ruhani sesle gelen sihrin mirasçısıydı bence whitney. insanın ruhuna dokunan, esir alan, hem ağlatan, hemen ardından kahkahalar attıran o sesin en güzel örneğiydi kendisi. yıllar önce ilk albümüm vuelve albümüyle titanic soundtrack'iydi. ama ben eve gelir gelmez müzik dinlemeye başlayınca, ailem müziğe olan ilgimi anlayıp bana çok istediğim birkaç kasedi almaya başladı. celine dion, vh1 divas live filan derken, ben dayımdan mariah carey, kerim tekin, eric clapton alırken buluverdim kendimi. derken bir gün çok sevgili mariah'nın albümünde when you believe şarkısını keşfettim. itiraf ediyorum ki bu keşif malesef dinleyerek değil, izleyerek oldu. bu şarkı ünlü prince of egypt filminin soundtrack'i olmuştu. ve daha o klibi izler izlemez şarkıyı ezbere aldım. ve sonra olanlar oldu ve bodyguard ile tanıştım. o film yıllarca beni en çok etkileyen film oldu the ghost'la birlikte. kaç kere izledim hatırlamıyorum, ama kısa süre içerisinde tüm albümünü biliyordum. o zamanlar şu gerçeğe inanıyordum: mariah carey ve whitney houston, yaşayan en muhteşem iki şarkıcıdır. nitekim mariah'nın sesi hala tartışmasız en iyi ses bence. whitney de yorumuyla, o kadifemsi ama nat king cole olmayan, o deli ama tina turner'a dönüşmeyen haliyle gerçekten stardı benim için. işte anlayın ki whitney'in ölüm haberini aldığımda yaşayan güzel sesin uçup gittiğini öğrendim, ne kadar üzüldüm. çocukken etta james'i tanımıyordum, aretha franklin çok bilmezdim, ella fitzgerald dinlememiştim belki ama sanıyorum ki bu kadar çok konuşulan bir sanatçı da olmamışlardır. hiç bir sanatçı hayatımın bu kadar ortasında yer edinmemiştir whitney'in başardığı kadar. doğru, celine dion hala başkadır benim için ama, hiç bir zaman i have nothing dinlerkenki kadar sarsılmamışımdır uzaklara dalıp dalıp giderken. işte o muhteşem kadını kaybetti bu dünya. çocukluğumu, ilk gençliğimi, ilk aşklarımı kaybetti dünya. sihri eksildi. aşkından gözü kör olan whitney uyuşturucu bağımlılığından kurtulamazken dahi onu severken, takdir ederken, sesini özlerken,  o adamdan kurtulduğu yıllar içerisinde, grammy'den hemen önce küvetinde ölü bulunmak hiç kimseye yakışmazdı evet, ama whitney'e hiç olmadı. o, kendisini bulan birilerinin ambulans çağırmasıyla yaşanacak arbede esnasında öldüğü anlaşılacak bir kadın değildi. o, otopsiye girip, hakkında tox raporu yazılacak biri değildi. yaşlı, mutlu, huzurlu ölmeliydi yatağında. tüm dünya, cenazesini takip etmeliydi. eski şarkıları sevinçle çalmalıydı heryerde. herkes acılarını geride bırakıp yeniden doğan kadının yaşamını kutlamalıydı. intihar mı, overdose mu dememeliydi. en son söylediği şarkı jesus loves me oldu dememeliydi. ölümünün hemen ardından rihanna da filminde oynaycak diye haber çıkmamalıydı. jackson ailesinden biriyle berabermiş diye haber düşmemeliydi hürriyet magazine. 
ama oldu. o. böyle ayrıldı dünyadan. ama ne olursa olsun, gerçekten unutulmayacak biri benim için. çocuklarıma anlatacağım, gururla albümlerini dinleyeceğim türden. yıllar geçse de. çünkü o bir diva. hayatımda tanıdığım ilk diva. whitney. houston. umarım huzurlu olduğun bir yerdesindir. 

28 Ağustos 2011

[Eulogy vol.2]

lise sondaydım. aklım o kadar dolu, beynim o kadar yorgundu ki o dönem, ara sıra dergi alıp okur, bununla çok mutlu olurdum. o aralar artık nasıl bir yorgunluksa, ardarda her hafta aldım dergi. hep de aynı kişinin aynı temalı haberleri. işin garibi, görüyorum onu, bu kim diyorum ama açıp da bakmıyorum internetten. sonra bir gün odada patladım, kim ya bu her hafta manşet? oda arkadaşım dedi ki öyle deme, sesi çok güzel.
sonra bir gün bir harici bellekten benim bilgisayarıma geldi o ses. ilk şarkısı hemen beni kazandı. hem hareketli, hem de durgun. ve ses... o ses gerçekten denildiği kadar yanık. belli daha ilk kelimeden büyük şeyler yaşayıp atlatmaya çalıştığı. belli ki kalbi kırılmış o kadının. belli ki birileri onu yarım bırakmış. öyle belli ki, albümün ortalarında gelince o meşhur melodiyi piyano eşliğinde ilk kez duyunca gözlerin doluyor, uzaklara gidiyorsun.
dedim ki birden, kaç yaşında bu kadın? kim diye yazmamıştım, kaç yaşında diye yazdım google'a. ne acı aslında şimdi düşününce. adı değil de, yaşı kaldı geriye gibi. benim şimdiki yaşımdan bir büyük... hani tanıdık olsa ismen hitap edecektim ben ona. belki bir arkadaş olacaktı. olamadı. artık asla olamayacak.
her şarkısı bir status aslında. evre evre bir ilişkinin ölümünü görüyorsun. bir kadının yavaşça öldüğünü hissediyorsun tüm benliğinde. bir akşam mutsuzluğun dibindeyken yazıveriyorsun o şarkının adını bir yerlere. o kadınla, o üç kelime nasıl bir anlam kazandı öyle? düşünüyorum da... olmadı bu böyle be diyorum sadece artık.
bir önceki öykümdeki tüm tesadüfler tek bir an için yaşandı bence. dedim ya, inanırım ben tesadüflere. olayları birbirine bağlamakta üstüme yoktur: youtube'da bir şarkı gördüm geçenlerde. şarkının sözleri ruhumu en derinine indi. fark ettim, bridget jones'un şarkısıymış. çığlık attım carole king yazmış. baktım o söylüyor. şarkıyı indirdim hemen, onlarca kez dinledim tekrarda. sonra bir gün, taksim'de kendime toka alırken telefon geldi. çığlık attım. daha onu izleyemeden nasıl gider ya?
gitti...
onun için kadeh kaldırdık. başka birşey gelmedi elden. dediler su testisi. dediler belliydi. dediler olacağı bu. truva'nın kralı demişti achilleus'a: "even enemies can show some respect." ahlak timsali olmak için, ondan faydalandılar. stating the obvious bu kadar midemi bulandırmamıştı hiç. bravo. yarattılar gündemlerini. minik kadını geride bırakabildiler ya. tebrikler.
işten dönüyordum o akşam. uykum vardı. yorgundum çok. evin huzuruna koşmak istiyordum artık.metrodan indim, asansöre yöneldim. bir şarkı daha bitti, diğeri başladı. kalbim. kırıldı. back to black, hep üzdüğünden de çok üzdü beni. amy winehouse, çok üzdü beni.
yazık oldu amy winehouse'a... o yetenek, o ses, o dağarcık... çok yazık oldu.

[Eulogy vol.1]

çocukken artık klasikleşen hemen her çizgi filme gittim ben. mulan, aslan kral, herkül, pocahontas... hala şükrederim o çizgi filmlerin varlığına. onlar bana bambaşka bir çocukluk, bambaşka bir hayal dünyası, gerçek ötesi bir gerçeklik yaşattılar. bu sürecin sonrasına yavaştan film dünyasına geçtim. en güzel hediyemdir bir çift Titanic bileti. babamla gitmiştik, en arka koltukta soluk soluğa izlediğimi hatırlıyorum. arasıra da babamı dürtüp nasıl çıkıcak, nasıl çıkıcak, ölemez ölemez diye konuştuğumu bilirim. e sonrasında da kaçınılmaz oldu tabii ki. soundtrack'ini aldım. ama şimdiki gibi değil, the sinking, death of titanic şarkılarına filan biraz gıcık oluyorum. hem çok gürültülü -gürültülü derken gerilim, ölüm dolu- ve o ilk dinlediğim anda ocean of memories'i ne kadar heyecanla bitirdiğimi hatırlıyorum. neden? çünkü o şarkıdan sonra my heart will go on var. o döneme damgasını vuran şarkı, Celine Dion'un müthiş sesi yorumu vesair. herkes blok flütte o şarkıyı çalıyor o derece. hani yılan hikayesi bir, my heart will go on iki. o sıralar dayım bize kasetler hazırlıyor, adları da damardan. hani damardan 1 damardan 2 şeklinde. içinde eric clapton var (tears in heaven) mariah carey var (my all) julio iglesias ve luciano pavarotti bile filan var. sonra tabi ben mariah carey'i keşfettim. #1 diye bir albümü vardı, dayımdan aldım. o ne sestir yarebbim? şimdilerde insanlar kendisi hakkında atıp tutuyor, dalga geçiyor, kilosunu yüzüne vuruyor, aman memesi, aman kıçı, aman soyundu, aman soyunmadı, aman sarhoş aman bilmemne diye çekiştiriyorlar. siz kimsiniz ya? siz hangi otoritenizle eleştiriyorsunuz o kadını? o kadının şarkılarını bi dinleyin de öyle gelin. baby if you give it to me, I give it to you'dan başka bir mariah carey kültürüne sahip olun öyle konuşun. o kadının sesi, müzikalitesi hatta düetlerindeki çok seslilik, şarkılarındaki anlam, inanç ve umudu bir görün. şimdi bayıla bayıla dinlediğiniz beyonce (hadi onun sesi iyidir bok atmiyim şimdi), rihanna, lady gaga ve bilimum kıçı boklu showgirl'den daha kalitelidir. bahsettiğiniz hiç bir şey beni alakadar etmiyor. sizi neden ediyor anlamadım. hero dinleyin, one sweet day duyun lan. kendinize gelin.
tabi arada shania twain'den bahsetmemek ayıp olur. o zamanlar blue jean dergisi tam gaz, cosmo girl çıkmamış, hey girl'de bıdıbıdı testleri çözülüyor filan. you're still the one baya ünlü, don't be stupid'in klibini içeren bir cd vermiş blue jean. hani country müzik nedir nasıldır hiiç bir fikrim yok ama, kadının şarkıları çok güzel yahu! kaynak da göstereyim bunları, hatta en önemlisi de you're still the one'ı nerden öğrendiğime dair: joy fm greatest hits. birkaç tanesini ardarda aldıydım ben bu serinin. içinde righteous brothers'dan unchained melody vaaar, eric clapton wonderful tonight vaaar, sam brown stop var (sümüklü bıkbık versiyonuna on basan orjinali yani anlayacağınız), joan osborne one of us var. albüm evde bangır bangır çalınıyor. eşlik ediliyor. elde deodorant şişesi, grammy'ler alınıyor filan! [kate winslet'ın kulakları çınlasın :) ]
sonra bir gün muhtemelen d&r'da gezinirken bir albüm gördüm. kapağındaki isimleri sayıyorum hazırlanın: gloria estefan. mariah carey. celine dion. mariah carey. carole king. shania twain.(veeeeee mighty) ARETHA FRANKLIN. vh1 live. çöt diye aldım tabi. nasıl almam? my heart will go on var, make it happen var, my all var, you're still the one var. düetleri var, daha ne isterim? açtım dinlemeye başladım hemen. fıkır fıkır gloria estefan şarkıları, istediğinde pes olan o sesi, o my! sweet joy. mariah'cığımın arkada gospel ekibiyle my all'u remixlemesi, celine'ciğimin titanic kurbanlarını anıp şarkıya başlaması. aman allahım ne büyük bir mutluluktur o. goddesses of music. the muses of music. işte bu albümledir ki ben aretha'yı tanıdım. mariah'nın deyişiyle all hail the queen of soul. tamam, bir tane albümü var bende, ezbere bilmem şarkılarını ama o aretha, tapınacaksın. o ses, o nefes, hey yarebbim akıllara zarar. hele de o testimony'deki modu yok mudur? kadın coştukça coşuyor insan, kadın söyledikçe tükeniyor, ama kadın söyledikçe söylesin istiyorsun.
son olarak da size carole king'i anlatmak istiyorum. o neredeyse utangaç görünen, "under the spotlight" olmayan kadın. hani çok duymadığımız kadın. hani o kadar çok "diva"nın arasında tayyörünü giyip piyanoda eşlik etmeye gelmiş gibi görünen kadın. ah carole king. bende bir tane albümü yoktur. ama o zaman fark ettiydim, meğersem the reason'ı o yazmış. hani celine dion'un albümünde olan bayıla bayıla dinlediğim şarkı. in the middle of the night kısmında hüzünle siniri aynı anda yaşadığım şarkı. kasetçiğimi incelemeye başlayınca bir baktım ki, aaaaabiiiiiiiii kadın NATURAL WOMAN'ı yazmış! o şarkı, the şarkı! albümün en harika şarkısı filan o derece! hani bütün o divaların söylediği, arethanın coştuğu, diğerlerinin ışıldadığı!!! sonra dinlerken baktım ki you've got a friend'i de o yazmış. for people like this to sing dediği an jetonların kutsal düşüşü. derken yıllar geçti. öyle bir anda karşıma çıktı ki carole'cığım, sevinçten ölcektim. ne güzel oldu onu ekranda bir anda görüvermek.
lisedeydim, yeni bir dizi keşfettim lisede: gilmore girls. lorelei'ın çılgın yorumları, rory'nin fikirsiz fikirli güzel çirkin hüzünlü eğlenceli halleri, kalp kalp kalp luke kalp kalp kalp. ortasından dalmışım heralde diziye, en sondaki jenerik geçiyor, ama geçmeden onu gördüm! special appearance: carole king. gözlerim yerinden çıktı bi iki saat kadar yerine gelemedi. sevinç sevinç sevinç sonra ertesi gün en başından yakaladım. where you lead diye süper şarkı ve tabiki de carole king bestesi! indirdim filan, fıt fıt söylerim hala. diziyi de digitürkte görüyordum eve gittikçe, ama arasıra diziporttan izliyorum. güzeldi yahu! neyse o dizi hakkında düşünceler başka zamana, dağılmak istemiyorum.
çocukluğumda, yok yok çocukluğum değil ilk gençlik yılları diyelim, bridget jones serisi patladıydı. renee'in o halleri çok eğlenceliydi ya! ama itiraf ediyorum hala izlemedim ben o filmleri. ben o sıra chicago'yla coşuyordum, elim varmadı bilet almaya galiba. sonra da yalan oldu iyice. ama televizyonda görünce arasıra baktım, pek bilmem, ama konuya hakimim desem çok da uydurmuş olmam. ne olursa olsun, hani harry potter'ın bir nesli büyütmesi gibi; bridget'in iki filmi de bir dönemin romantiklerini büyütmüştür efendim. işte bir gün ben o filmin şarkısı olan will you still love me tomorrow şarkısını da carole king'in yazdığını öğrendim efendim.
şimdi bu yazıyı sona bağlamak istiyorum. bütün paragrafları anlamlı bütüne sokmanın zamanı geldi.
tesadüflere inanırım ben. hem de accayip inanırım. o kadar inanırım ki hayatımda olan şeyleri geçmişle bağlamaya bayılırım. belki de bu kadar inandığım için bağlantıları görmek konusunda iyiyimdir, bilemiyorum. çizgi filmlerinden, titanic'e, soundtrack'lerden, vh1'a geldim bakın. ordan dizileri turladım, üstüne de bridget jones'la bitirdim öyküyü. ama aslında ben bütün bunları bambaşka bir amaçla yazdım.

yukarıda yazdıklarım bir sonraki yazım içindi. onu uzun tutmak istemiyorum çünkü. çok kısa, öz, net olmalı. bunu okuyan biri olursa eğer, aklınızda tutun saydığım herşeyleri olur mu?