once upon a time!
ay seni ne kadar çok özlemişm anlatamam yaaaa!
regina'nın kalp kırıklığı içimizi yakıp geçse de, elsa ve anna'nın hikayesinin baya güzel adapte olacağını hissettim bak buraya yazıyorum. anna'nın kayınpederi kim aceba diye şimdiden senaryolar düşünülmeye başlansın, daha çoooook aile ağacı değiştirecek bu dizi bize bence.
uzun uzun karakterleri yazmaya niyetim yok. ama regina'nın yeniden kötülüğe geçişi baya çılgın bir şekilde oluyor doğrusu. kitabın yazarı kim allaasen böyle kafalara bu yazarlar nasıl ulaşıyor aklım almıyor! bravo bravo bravo! regina'nın geri dönüş yapıp yine charming'lere sarması yakışık almazdı zati.
bu noktada ikinci bölüm yorumlarıma geçiş yapıyorum.
anacığım elsa, sen nasıl ortada bir karaktersin hayret doğrusu? hani iyi bir insansın orasını biliyoruz, kız kardeşini de arıyorsun atarlar yapıp ama ne bileyim, çok güçlü başlayıp emma için ağlayıp sızlayan kıza dönmeni pek sevmedim. neyse.
anna'nın charming'le olan olayları bence çok şekerdi. hayatımıza gelip geçen insanların bizi kısa sürede bambaşka bir insan yapacak kadar değiştirmesini her zaman hayret ve gizli bir kabullenme ile izlemişimdir zaten. ne kadar doğru bir tespitti o öyle a dostlar.
bu bölümde rumpel cephesi biraz durgundu, regina'dan çok havadis alamadık ve mevzumuz snow the mayor ile geçti. doğrusu o direk devrilmişken size yakıt da yetmez snow'cuğum ama yine de post bebek krizin çok şekerdi. gerçekten de sen cidden doğum yaptın, çekimlerle nasıl gidiyor acep annelik?
bir başka yorum ise henry'nin kocaman bir adam olmuş olması. zaman ne kadar da çabuk geçiyor hayret ediyorum! hazırladığın şarap dvd sepetine kurban olsunlar senin. cağnımsın henry.
ay şu anna'nın bulunması umarım bin yüz bölüm sürmez de bir an önce karakterler yerine oturur, geriye geçmiş anıları izlemek kalır.
tabii ki beni en çok güldüren/şaşırtan/mutlu eden sahnenin yorumunu en sona bıraktım! diziye Elizabeth Mitchell gelmiş a dostlar! evet kendisi revolution'ın rachel matheson'ı. kendisi enteresan sayko tipleri canlandırarak ekranda yerini aldıydı. şimdi bu sefer elsa gibi kar buz kuvvetine sahip birini canlandırıyor. ama beni mest eden detay o değildi. malumunuz tüm kasabada elektrik kesildiydi bu bölüm. bu kadın da dondurmacı rolünde. işte efenim grumpy gelip umarım elektrik kesintisi size zarar vermemiştir dedi ya, anam dizlerime vurarak güldüm, çok hoşuma gitti! kadın elektrik kesintisi üzerine iki sezonluk dizide oynadı ve dizide kendisine söylenen ilk cümle bu oldu ya, daha ölsem de gam yemem! işte aradığım cross over referanslar bunlar bebeyim! adamsınız senaristler! canımsınız senaristler!
kristoff ve charming'in nasıl tanıştığı, anna'nın kayınpederi, elizabeth'in olayları, regina'nın çabaları filan derken bu sezon beni baya baya meraklandırıyor.
yeni sezonumuz hayırlı olsun!
Revolution etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Revolution etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
07 Ekim 2014
15 Şubat 2014
[Revolution S2E13.]
Efendim vahsetmek istedigim diger dizilere gelince, en yakin zamanda izledigim diziden en uzaga dogru gitmeye karar vwrdigimdir. Revolution.
Revolution bu sezln heyecanli bir baslangic yapip aslinda ilk sezonun sonunda biter bu dizi dedigim noktadan bambaska bir noktaya dogru ilerlemeye basladi. Dogrusu sasirmistim. Ancak sezon ilerledikce yine bitmek tukenmek bilmeyen sikici yolculuklar, ne idugu belirsiz hikayelerle oyalanmaya basladik, sikintilardayim dogrusu. Mesela miles'in elinin kolunun hastaligi, charlie'nin dedesinin gereksiz macera arayislari, monroe'nun kendini bi bok sanan oglunun meksikalin cetesi. Yani kardesim bir durun bir sakin olun allah askina. Hele de o ezikler ezigi komutan adamin oglu karisi ve genelkurmay baskaninin yasadigi macera silsilesine artik bir dur diyin yahu. Dayanamayacagim. Izliyorum ama artik bu noktaya geldim birakmak zor diye cidden. Aaron hakkinda da iki kelam edeyim devre tamamlansin. Sezon arasindan once guzel bir baglanti yaptilar, neyin ne oldugunu, neden garip gucleri oldugunu ogrendik mutluyum. Ama karisiyla karsilasmasini geciyorum cunku bir noktada bulusacaklarini biliyorduk ama diger arkadaslarinin peder olmasi ve ucuslara gecmesi filan tek kelimeyle cheesy. Bu bitmek bilmeyen donguyu kirip artik bir revolution -ehem, dizinin adi malum- yaparsaniz cok sevinicez. Monroe'nun oglunun charlie ile sevismelerini gormek icin izlemiyoruz bu diziyi. Hele de charlie'nin anasi ile miles'in arasindaki liseli ergen bakislarina tahammulum kalmadi. Kendinize gelin. Hadi bakiyim.
Revolution bu sezln heyecanli bir baslangic yapip aslinda ilk sezonun sonunda biter bu dizi dedigim noktadan bambaska bir noktaya dogru ilerlemeye basladi. Dogrusu sasirmistim. Ancak sezon ilerledikce yine bitmek tukenmek bilmeyen sikici yolculuklar, ne idugu belirsiz hikayelerle oyalanmaya basladik, sikintilardayim dogrusu. Mesela miles'in elinin kolunun hastaligi, charlie'nin dedesinin gereksiz macera arayislari, monroe'nun kendini bi bok sanan oglunun meksikalin cetesi. Yani kardesim bir durun bir sakin olun allah askina. Hele de o ezikler ezigi komutan adamin oglu karisi ve genelkurmay baskaninin yasadigi macera silsilesine artik bir dur diyin yahu. Dayanamayacagim. Izliyorum ama artik bu noktaya geldim birakmak zor diye cidden. Aaron hakkinda da iki kelam edeyim devre tamamlansin. Sezon arasindan once guzel bir baglanti yaptilar, neyin ne oldugunu, neden garip gucleri oldugunu ogrendik mutluyum. Ama karisiyla karsilasmasini geciyorum cunku bir noktada bulusacaklarini biliyorduk ama diger arkadaslarinin peder olmasi ve ucuslara gecmesi filan tek kelimeyle cheesy. Bu bitmek bilmeyen donguyu kirip artik bir revolution -ehem, dizinin adi malum- yaparsaniz cok sevinicez. Monroe'nun oglunun charlie ile sevismelerini gormek icin izlemiyoruz bu diziyi. Hele de charlie'nin anasi ile miles'in arasindaki liseli ergen bakislarina tahammulum kalmadi. Kendinize gelin. Hadi bakiyim.
24 Haziran 2013
[Post Revolution Season 1.]
efendiiiim, revolution'da nerede kalmıştık? en son bıraktığım noktada miles ve nora'yı yatakta bırakmış, miles ve monroe'nun gençlik aşkının ölümüne tanık olmuştuk gaaliba. o köprünün altından ne sular aktı ne sular, let's dive in.
öncelikle nora'nın arada bir tur kaçırıldığını, işkence gördüğünü filan söyliyelim. ama neyse döndü, gayet iyiydi, ama sezon finalinde kendisini acı br sürpriz beklemiyor değildi. kendisini yine dünyaları kurtarırken yaralı halde bırakıp, çok afedersiniz bok yoluna vurularak başka bir dünyaya yolladık.
valla nora kısmını çok üstün körü geçiyorum çünkü bence esas muhabbet charlie'nin annesi cephesinde. bu ablamız yardırarak tüm heeerşeylerin merkezi olan kuleye canını attı. aaron'la birlikte kulenin içine girip sadece 12. kata inme çileleri kaldı. yareppim ne çile ne çileydi bu süreç! meğersem kulenin işletim sistemi (uu beybi teknolojik kelimeleeer) aaron'ın fi tarihinde tasarladığı bir programmış. meğersem herşeyin kiliti aaron'daymış da mathesonlar kendisine bu vesileyle bilerek ve isteyerek sahip çıkmışlar.
bu arada yine bir zıplayış yaparak monroe'dan bahsetmeliyiz. monroe ve miles'ın arasındaki sexual tension izleyiciyi bitirdi dostlar. ne kadar gereksiz ne kadar boş muhabbetlerdi onlar öyle yarab? herşeyi geçtim seni kurtarmak için ben bu yola baş koydum nedir monroe? koskoca monroe republic'in başısın sen yahu! bu nedir neee? miles da dedi ki, seni neden öldürmeye çalıştığımı değil, neden öldürmediğimi sor, çünkü we are brothers. ay sizin kule'de sırtsırta verip düşmanları filan başınızdan savmanız çok takdire şayandı. en nihayetinde kulenin içinden çıkmamış bir grup sivili püskürtmeyi başaramasaydınız münasip bir yerlerimle gülecektim. neyse.
yeniden zıplıyorum bir başka karaktere. tom neville. cibiliyetsizliğin doruk noktası, insanlığın muhtaç düştüğü kumandan. ya sabır diyorum başka birşey demiyorum. yok kuleye inip milleti öldürmeye kalkmalar, yok monroe'ya darbe planları filan. bi git allaasen bis en eksiksin bu karmaşada. bi de o zehrinle oğlunu da etkiledin, sıkıntılar bastı bana yeminlen. o ezik çocuk da hala diyor ki charlie ölmezse I'm in. behey diyorum. behey ki ne behey.
efendim uzun süre sonra oturduğum klavye başında heryerleri zıplayıp doğrudan sezon finaline bodoslama giriş yaptığım bir noktadayım. en son sahnede bilmemneler tuşlarına basıp bilmemneler kodlarını girip en sonunda elekriği geri getirdiler. derken bir diğer baş kötü adam aka teknolojik amca füzeleri ateşledi ve baş düşmanları oynayan iki federasyonu patlattı. daha doğrusu füzeler giderken I'm a patriot deyip intihar etti. bu durumda kaldığımız noktada daha youuuv diyemeden küba'da bir binaya döndük ve tüm bu süreç içerisinde 15 yıldır saklanan amerika başkanının -evet küba'da saklanan kaderin cilvelerine geel- varolduğunu gördük. başkanım it is time dediler bıraktık diziyi. ne yalan söyliyeyim, ben bu dizi ikinci sezonu görmez diyordum ama son dakikada güzel bir merak unsuru ile birlikte bağladınız konuyu, hadi yine iyisiniz.
ikinci sezonda görüşmek üzere revolution. uykularımızı kaçırıp, insanlığımızı her zaman sorgulaman dileğiyle.
öncelikle nora'nın arada bir tur kaçırıldığını, işkence gördüğünü filan söyliyelim. ama neyse döndü, gayet iyiydi, ama sezon finalinde kendisini acı br sürpriz beklemiyor değildi. kendisini yine dünyaları kurtarırken yaralı halde bırakıp, çok afedersiniz bok yoluna vurularak başka bir dünyaya yolladık.
valla nora kısmını çok üstün körü geçiyorum çünkü bence esas muhabbet charlie'nin annesi cephesinde. bu ablamız yardırarak tüm heeerşeylerin merkezi olan kuleye canını attı. aaron'la birlikte kulenin içine girip sadece 12. kata inme çileleri kaldı. yareppim ne çile ne çileydi bu süreç! meğersem kulenin işletim sistemi (uu beybi teknolojik kelimeleeer) aaron'ın fi tarihinde tasarladığı bir programmış. meğersem herşeyin kiliti aaron'daymış da mathesonlar kendisine bu vesileyle bilerek ve isteyerek sahip çıkmışlar.
bu arada yine bir zıplayış yaparak monroe'dan bahsetmeliyiz. monroe ve miles'ın arasındaki sexual tension izleyiciyi bitirdi dostlar. ne kadar gereksiz ne kadar boş muhabbetlerdi onlar öyle yarab? herşeyi geçtim seni kurtarmak için ben bu yola baş koydum nedir monroe? koskoca monroe republic'in başısın sen yahu! bu nedir neee? miles da dedi ki, seni neden öldürmeye çalıştığımı değil, neden öldürmediğimi sor, çünkü we are brothers. ay sizin kule'de sırtsırta verip düşmanları filan başınızdan savmanız çok takdire şayandı. en nihayetinde kulenin içinden çıkmamış bir grup sivili püskürtmeyi başaramasaydınız münasip bir yerlerimle gülecektim. neyse.
yeniden zıplıyorum bir başka karaktere. tom neville. cibiliyetsizliğin doruk noktası, insanlığın muhtaç düştüğü kumandan. ya sabır diyorum başka birşey demiyorum. yok kuleye inip milleti öldürmeye kalkmalar, yok monroe'ya darbe planları filan. bi git allaasen bis en eksiksin bu karmaşada. bi de o zehrinle oğlunu da etkiledin, sıkıntılar bastı bana yeminlen. o ezik çocuk da hala diyor ki charlie ölmezse I'm in. behey diyorum. behey ki ne behey.
efendim uzun süre sonra oturduğum klavye başında heryerleri zıplayıp doğrudan sezon finaline bodoslama giriş yaptığım bir noktadayım. en son sahnede bilmemneler tuşlarına basıp bilmemneler kodlarını girip en sonunda elekriği geri getirdiler. derken bir diğer baş kötü adam aka teknolojik amca füzeleri ateşledi ve baş düşmanları oynayan iki federasyonu patlattı. daha doğrusu füzeler giderken I'm a patriot deyip intihar etti. bu durumda kaldığımız noktada daha youuuv diyemeden küba'da bir binaya döndük ve tüm bu süreç içerisinde 15 yıldır saklanan amerika başkanının -evet küba'da saklanan kaderin cilvelerine geel- varolduğunu gördük. başkanım it is time dediler bıraktık diziyi. ne yalan söyliyeyim, ben bu dizi ikinci sezonu görmez diyordum ama son dakikada güzel bir merak unsuru ile birlikte bağladınız konuyu, hadi yine iyisiniz.
ikinci sezonda görüşmek üzere revolution. uykularımızı kaçırıp, insanlığımızı her zaman sorgulaman dileğiyle.
09 Mayıs 2013
[Post Revolution Episode 16: The Love Boat.]
[uzuunca bir aradan sonra iki kelam birşeyler yazmayı bir borç bildim ilk fırsatta.
öncelikle izlediğim dizilerden başlamalı:]
revolution'da keyifler iyi. en sonunda danny'i bulalım çilesinden ciddi anlamda bir isyana ve hatta devrime doğru ilerliyoruz. dizinin derhal son dakikada birşeyler gösterip en sonunda ne olduğunu göstermeden bitmeye ara vermesi lazım. sneak peak yapıp sonraki bölümde olayı patlatmayı alışkanlık haline getirmeleri lazım. bir de şu konuya parmak basmalı: charlie'nin anası ve aaron'ın kuleye olan yolculuğunda bu gizlilik hile desise entrika artık son bulsun. valla içimiz sıkıldı. paralel devreler yok efendim seri bağlantılar bilmemne derken valla beni benden aldınız. bak ne güzel meredith grey'in annesini çılgın teyze rolünde getirdiniz bir heyecan geldi bölüme ne güzel oldu. ay bir de miles'ın ben karanlık adamım, bu adama dönüşmek istemiyordum, ah dönüştüm vah dönüştüm allah sizi kahretsin yorumlarını alıp bir tarafına sokasım geliyor. shut the fuck up miles. bak charlie kırk yılda bir plan yaptı aileyi serbest bıraktı filan, hayretler içindeyiz doğrusu. charlie'nin kendi kendine birşeyler başarmış olmasına inanamıyoruz doğrusu. dğer bölümlere doğru ilerlerken -bu arada bölüm sonundaki nora/miles sahnesi gözlerden kaçmadı, yoksa reytingleriniz mi düştü yıh yıh yıh- hissediyorum ki hala gelmeyen ikinci sezon onayıyle birlikte öteki sezona bu diziye veda edeceğiz. diliyorum ki tüm merak konusu soruları cevaplarsınız canlarım. bu yazının sonuna gelmeden bir de o çirkefler çirkefi neville'e iki çift sözüm var. survival of the fittest değil, survival of the omurgasız'a örneksiniz ailecek, geberip gideydin de kurtulaydık. neyse, oğlunu sevdik, karın da grey's anatomy'den sevdiğimiz biri. artık katlanıcak sana. tabii ki en yummy kısmı sona sakladım. monroe. canım monroe. seni çok seviyorum monroe. adeta bu kadar olur yani. bu kadar sakin olup da bu kadar kötü bir karakter oynayan bir insana tanık olmadıydık, pek güzel oldu senin gibi bir badass karakterin olması pek iyi oldu. ama emma'nın vurulduğu sahneden önce oğlunun olduğunu öğrenmen pek şaşırtıcı olmamakla birlikte, merak ettik, acaba sezon onayı gelmeyen bu dizide kalan bölümlerde o hikayeyi bağlayacaklar mı diye. bir diğer husus da tabi, emma ve sana ilişkin. emma anacığım bir karar vereydin iyiydi. miles ve monroe'yu aynı anda işletmeler ama aslında monroe'ya aşık olmalar filan, 5 dakka içinde diziyi dawson's creek'e çevirdiniz. heh. evet, hızımı aldım, yazımın sonuna geldiğimdir. selam olsun.
öncelikle izlediğim dizilerden başlamalı:]
revolution'da keyifler iyi. en sonunda danny'i bulalım çilesinden ciddi anlamda bir isyana ve hatta devrime doğru ilerliyoruz. dizinin derhal son dakikada birşeyler gösterip en sonunda ne olduğunu göstermeden bitmeye ara vermesi lazım. sneak peak yapıp sonraki bölümde olayı patlatmayı alışkanlık haline getirmeleri lazım. bir de şu konuya parmak basmalı: charlie'nin anası ve aaron'ın kuleye olan yolculuğunda bu gizlilik hile desise entrika artık son bulsun. valla içimiz sıkıldı. paralel devreler yok efendim seri bağlantılar bilmemne derken valla beni benden aldınız. bak ne güzel meredith grey'in annesini çılgın teyze rolünde getirdiniz bir heyecan geldi bölüme ne güzel oldu. ay bir de miles'ın ben karanlık adamım, bu adama dönüşmek istemiyordum, ah dönüştüm vah dönüştüm allah sizi kahretsin yorumlarını alıp bir tarafına sokasım geliyor. shut the fuck up miles. bak charlie kırk yılda bir plan yaptı aileyi serbest bıraktı filan, hayretler içindeyiz doğrusu. charlie'nin kendi kendine birşeyler başarmış olmasına inanamıyoruz doğrusu. dğer bölümlere doğru ilerlerken -bu arada bölüm sonundaki nora/miles sahnesi gözlerden kaçmadı, yoksa reytingleriniz mi düştü yıh yıh yıh- hissediyorum ki hala gelmeyen ikinci sezon onayıyle birlikte öteki sezona bu diziye veda edeceğiz. diliyorum ki tüm merak konusu soruları cevaplarsınız canlarım. bu yazının sonuna gelmeden bir de o çirkefler çirkefi neville'e iki çift sözüm var. survival of the fittest değil, survival of the omurgasız'a örneksiniz ailecek, geberip gideydin de kurtulaydık. neyse, oğlunu sevdik, karın da grey's anatomy'den sevdiğimiz biri. artık katlanıcak sana. tabii ki en yummy kısmı sona sakladım. monroe. canım monroe. seni çok seviyorum monroe. adeta bu kadar olur yani. bu kadar sakin olup da bu kadar kötü bir karakter oynayan bir insana tanık olmadıydık, pek güzel oldu senin gibi bir badass karakterin olması pek iyi oldu. ama emma'nın vurulduğu sahneden önce oğlunun olduğunu öğrenmen pek şaşırtıcı olmamakla birlikte, merak ettik, acaba sezon onayı gelmeyen bu dizide kalan bölümlerde o hikayeyi bağlayacaklar mı diye. bir diğer husus da tabi, emma ve sana ilişkin. emma anacığım bir karar vereydin iyiydi. miles ve monroe'yu aynı anda işletmeler ama aslında monroe'ya aşık olmalar filan, 5 dakka içinde diziyi dawson's creek'e çevirdiniz. heh. evet, hızımı aldım, yazımın sonuna geldiğimdir. selam olsun.
05 Aralık 2012
[Once Upon a Time S2E8, Walking Dead S3E7-8, Revolution S1E10, Homeland S2E9.]
uzun süredir yazmaya fırsat bulamıyordum. gerçi yazmaya değecek bir bölüm başımıza gelmedi desem de yalan olmaz doğrusu. misal walking dead, çatışmalar çıktı, governor'ın kızını öldüren vahşi michonne'a tanık olduk, glenn'le maggie'nin direnişlerini, iğrenç governor'ın maggie'yi tacizleri, carl'ın büyük adam olma tripleri filan maşallah hiç sevindirmedi beni. sanıyorum gittikçe daha kanlı ve vahşi şeyler bekliyorum bu diziden. heyecan bitti sanki. yani. bakalım şubatta neler olacak.
revolution. valla bu dizimde de pek bi heyecan olmadı. charlie yine düz yolda başını belaya sokmak konusunda heyecanla devleşti. ama neyseki en nihayetinde tüm aile buluştu. aferim adam'a, bombayı da patlattı millet kaçtı. ama ne oldu sorarım sana lost'taki chick? eninde sonunda çalıştırdı bebeğim monroe helikopterleri. kaldığımız yerden ekran açıldığında sizin çok afedersin popo oluşunuzu izliyciiz. ama bunun dışında beni heyecanlandıran birşey oldu mu diye sorsak ı-ıh diyeceğim. ama yine de hakkını yememek lazım, bir momentum kazandık. haydi hayırlısı.
homeland yine coş coş devam ediyor. gerizekalı jess artık orospulukta sınır tanımamak konusunda yepyeni çığırlar açıyor maşallah. brody carrie'yle, jess mike'la işi pişiredursun, yeminlen içime fenalık geldi sizin şu aile dramlarınızdan. besides these, o meşhur törende neler olucak çok merak ediyorum ebu nazir (abuğğ nayziyr) bakalım nasıl bir yardıranzi giriş yapacak, bu haftaki bölümün yüklenmesini bekliyorum. heyecanlıyım. ama mutlaka izlemeli izlemeli heyecanı değil de, düşününce uuuuu yeeee kavrulmasıyla takip ediyorum bu diziyi. son üç bölüme girdik. bastır carrie. son bi bomba patlatın da şööyle ağız tadıyla spring season'ına girelim dizilerim cephesinde.
once upon a time cephesinde de durumlar aynı efendim. charming kendine sleeping curse yaptırdı ve snow'la buluştu. kabul, güzel bir sahneydi. yani sonuçta o korkunç yere henry'i göndermek kabul edilemezdi filan filan. ama uyuyup kalması ve snow'un birden bire gaza gelmesi saçmalıktı çok afedersin. adam zaten orda zaten snow, gitmen gerek yani true love filan filan. aaa tabi regina'nın annesi bebişim cora'yı da takdir ettiğimi söylemeden edemiyciim. kadın kötü kadın rolünün hakkını vererek oynuyor maşallah. harikasın cora. gerçi seni her görüşümde aklıma black swan'daki takıntılı manyak anne hallerin aklıma geliyor ve sinirlerim oynuyor ama yine de, çok iyisin canimu. bu hızla devam et. onun dışında hook, senden bu çirkef hareketi beklemezdim. kalbini sökmen filan hiç yakışık almadı uyuyan güzelin neyse. başka bir yazıda yazacağım fall finale baya güzeldi. o yüzden seni affettim gitti.
revolution. valla bu dizimde de pek bi heyecan olmadı. charlie yine düz yolda başını belaya sokmak konusunda heyecanla devleşti. ama neyseki en nihayetinde tüm aile buluştu. aferim adam'a, bombayı da patlattı millet kaçtı. ama ne oldu sorarım sana lost'taki chick? eninde sonunda çalıştırdı bebeğim monroe helikopterleri. kaldığımız yerden ekran açıldığında sizin çok afedersin popo oluşunuzu izliyciiz. ama bunun dışında beni heyecanlandıran birşey oldu mu diye sorsak ı-ıh diyeceğim. ama yine de hakkını yememek lazım, bir momentum kazandık. haydi hayırlısı.
homeland yine coş coş devam ediyor. gerizekalı jess artık orospulukta sınır tanımamak konusunda yepyeni çığırlar açıyor maşallah. brody carrie'yle, jess mike'la işi pişiredursun, yeminlen içime fenalık geldi sizin şu aile dramlarınızdan. besides these, o meşhur törende neler olucak çok merak ediyorum ebu nazir (abuğğ nayziyr) bakalım nasıl bir yardıranzi giriş yapacak, bu haftaki bölümün yüklenmesini bekliyorum. heyecanlıyım. ama mutlaka izlemeli izlemeli heyecanı değil de, düşününce uuuuu yeeee kavrulmasıyla takip ediyorum bu diziyi. son üç bölüme girdik. bastır carrie. son bi bomba patlatın da şööyle ağız tadıyla spring season'ına girelim dizilerim cephesinde.
once upon a time cephesinde de durumlar aynı efendim. charming kendine sleeping curse yaptırdı ve snow'la buluştu. kabul, güzel bir sahneydi. yani sonuçta o korkunç yere henry'i göndermek kabul edilemezdi filan filan. ama uyuyup kalması ve snow'un birden bire gaza gelmesi saçmalıktı çok afedersin. adam zaten orda zaten snow, gitmen gerek yani true love filan filan. aaa tabi regina'nın annesi bebişim cora'yı da takdir ettiğimi söylemeden edemiyciim. kadın kötü kadın rolünün hakkını vererek oynuyor maşallah. harikasın cora. gerçi seni her görüşümde aklıma black swan'daki takıntılı manyak anne hallerin aklıma geliyor ve sinirlerim oynuyor ama yine de, çok iyisin canimu. bu hızla devam et. onun dışında hook, senden bu çirkef hareketi beklemezdim. kalbini sökmen filan hiç yakışık almadı uyuyan güzelin neyse. başka bir yazıda yazacağım fall finale baya güzeldi. o yüzden seni affettim gitti.
05 Kasım 2012
[Post Revolution.]
elektriğin olmadığı bir dünya.
düşünmek istemiyorum.
ama düşünen düşünmüş ve muhteşem olmuş.
yeni dizim revolution'ı izledikten sonra ben de düşünmeye başladım. birazdan yazacaklarım dizinin bölümleriyle ilgili büyük büyük spoiler'lar içerebilir. o yüzden bu noktada okumayı bırakın sevgili dostlar. her zaman dizi yorumlarını yaparım ve böyle büyün spoiler yorumu koymam çünkü in a way it is self-explanatory başlıktan ötürü. ama yine de bu dizideki bazı şeyler öyle günlük ama öyle bulunmaz ve güzel ayrıntılar ki, cidden bozmak istemem o tadı sizin için.
geçenlerde sabaha doğru eve gelip bir duş alıp yatmak istedim. son derece basit bir istek. bir o kadar da önemli üstelik. ama elektrikler kesikti ve kombi çalışamadığı için karanlıkta hiiiç biryere ilişmeden mal gibi dikildim. taa ki ışıklar açılıp medeniyete kavuşuncaya kadar. işte bu andan sonra hemen ertesi gün, bana bol bol söylenen bu diziye başladım, bir oturuşta altı bölümünü birden hatmettim zaten.
aklıma gelen ilk şey şu. biz her şeyi ne kadar hafife alıyoruz böyle yarabbim. daha doğrusu neden böyle hafife alıyoruz? neden her zaman orda olması gerek gibi yapıyoruz? neden doğamızda birşeyler 'gibi yapmak' var? misal dondurma. ışıkların söndüğü o gece kızlarına istediğin kadar dondurma ye diye mathison ailesi beni çok zayıf bir yerden vurdu söyliyeyim. yani bu kadar basit bir şey. ama o çocuğun dondurmanın tadını bir daha asla bilmeyecek belki de hatırlamayacak yaşta olması düşündüğümden de derinlere indi. içime işledi.
peki ya fotoğraflara ne demeli? çocuklarının fotoğrafını i-phone background resmi yapmış bir anne düşünün. tüm elektrik sistemleri kapanınca çocuklarının yüzünü unutmaya başlıyor 15 yıl geçtikten sonra. düşünebiliyor musunuz? fotoğraflarımıza sahip çıkmamız gerek gerçekten. benim gibi dijital nesli reddedip hala siyah beyaz fotoğraf çekip, hala sonuçları görmek için film yıkamak zorunda olan insanlar, olmak zorunda. başka çaresi yok. yoksa herşey silinip gidiveriyor. bir dostun söyledikleri kulağımda çınlıyor şimdi mesela. alway back up the back up. ama düşündüğümde ne kadar çaresiz. back up'a bağlıyız. onu bağlayacak ekran olmadığında, kendimizi o 'kara kutu'ya bakıp dostlarımızı, sevdiğimiz şarkıları, bizi duygulandıran filmleri hayal ederken mi bulacağız? dilerim o gün bizi asla bulmaz.
düşünüyorlar mesela dizide, aman bu çocuğu nerde saklıyor olabilirler diye. düşün düşün bulamıyorlar. ama sonra adamın jetonu düşüyor. bankada. bankanın kasasında. obvious enough aslında. ama fark edemiyor. çok garipti o sahneyi izlemesi. para hiç bir şey ifade etmiyor. kıymeti olan bir kağıt değil bu revolution dünyasında para. aaron diyor ya hani, bankadaki 80 milyon dolarımı bir rulo tuvalet kağıdı için veririm diye. aynen o hesap. ya da bir bardak temiz su için karısına verebileceği. dediğim gibi, bazı şeylere sürekli anlamlar bahşedip, anlamları kıymete bindirmeye çalışıyoruz. çok garip.
en çok nerden vurgun yedin diye sorarsanız diziyi izledikten sonra, sanıyorum maggie'nin hikayesi demek zorundayım. kadın çocuklarına ulaşmaya çalışıyor ve ulaşamıyor ötesi var mı? bizim zırt diye uçağa binip kilometreler aştığımız, otobüslerle tatile gidip, arabalarla kahvaltıya çıktığımız bilinen dünya sona erdiğinde kadın çocuklarını görmeye gidemiyor. çok mutsuz oldum çok. wonderful wizard of oz'un hikayesi okunurken o kadar çok ağladım ki... dorothy o kırmızı ayakkabılarının topuklarını birbirine vururken, kalbim gözyaşı olarak attı. mahvettin beni maggie. alacağın olsun.
maggie'nin o göl başında oturup ben'le tanıştığı sahneye de iki çift lafım var doğrusu. bana the constant gardener'daki ralph fiennes'in gittiği o göl kenarını hatırlattı. tessa'yı hatırlattı. 'tessa was my home' cümlesini hatırlattı. yönetmen hiç farkında olmadan başka başka kapılar açtı içimde, onun da alacağın olsun resmen.
hazır ulaşımdan bahsederken en baştaki o dehşetli ana da değinmek lazım. dan diye düştü uçak ya. ötesi yok. kağıttan uçak olsa daha mukavim düşerdi. o an anladım ve gördüm ki, ay yarabbim hiç bir zaman anlamak istemiyorum böyle şeyleri, uçağı 'düzgün'düşürmek için de mekanik bir güç kudret lazım. öteki türlü alabora. çok korkunçtu o patlama. dedim ya, tek kelimeyle dehşet aktı damarlarımda.
geliyorum militia muhabbetine. cidden böyle birşey olacağına inanıyorum. bir güç vakumu tüm bilinen kontrol mekanizmasını elimizden bir şekilde alsa, elbet birileri doldurmaya çalışır bu boşluğu. üstelik miles bu sistemi kurma fikrini monroe'ya verirken ben onun ne yapmak istediğini anlıyorum. kimsenin yardıma gelmediği bir yerde, herkesten birşeyler alan bir güç, düzen getirebilir. ve aranılan bu yardım, getirilen düzenle ulaşabilir gerekli yerlere. ama bunu koloniler arası savaşa sürüklemek filan, bakalım, dizide bizi neler bekliyor.
sondan bir önceki yorumuma gelirsek insanoğlunun çiğliğinden bahsetmek istiyorum doğrusu. hah, iddialı bir başlangıç yaparak dikkatleri çektim evet. şimdi bir daha baştan alayim cümlemi, çünkü esas söylemek istediğim bu değil. insanoğlunun çiğliği değil çünkü bizim tanık olduğumuz bu dizide. yemek bulamayınca birbirini öldürenler, birşeyleri gasp edenler, çadırda bir çifti vurup kaçanlar, bir adamı dövenler, bir çocuğun boğazına sarılıp yemek v ermezseni boynunu kırarım diyenler, yemekleri alanlar, yemeği alanları çekip vuran anneler. çiğlik yok bunda, bencillik var. koruma içgüdüsü var. açlık var. korku var. var da var. velhasıl dizinin insanın sınırları konusunda bizi getirdiği noktaya hayran oldum. daha çok flashback istiyorum evet.
son olarak şunu söylemeli: dizinin jeneriği bitince evolution yazıyor önce, sonra r harfi yanıyor ve revolution oluyor. izleyici olarak eletriğin kesilmesini, müzik dinleyememenin korkunç acısını, açlıktan ölen çocukları, yenilemeyen dondurmaları, asla görülemeyecek şehir silüetlerine üzülüp, blackout'un ne kadar korkunç olduğunu düşünürken jeneriğin bu şekilde bağlanması beni şaşırttı çok. sanki bu bağımlılıktan kurtulmadıkça evolution yaşanmayacak gibi çılgın bir önerge geldi aklıma. insanın bağımlılıkları olmadan gelişmesi -dikkat bağlılık demedim, bağımlılık dedim- mümkünse ve tarih boyunca haklar verilmemiş alınmıştır doktriniyle anlatılan devrim tarihini düşününce, insan düşünmeden edemiyor. mesela benim küçük kuzenim. onlara gittiğimizde, hatta yanında otururken dahi elinden psp'si düşmüyor. o oyunun o bölümü bitinceye kadar dikkatini çekmek mümkün olmuyor. tam da dizinin en başında gördüğümüz gibi. i-pad'de oyun oynayan daha büyük çocuk ve ekrandaki bugs bunny'i izleyen daha minnoş bir başka çocuk. elektrik kesilince ilk tepkiyi o koyverip ağlıyor işte. bilemiyorum, böyle düşününce benim, bizlerin çocukluğu daha iyiydi demekten kendimi alıkoyamıyorum sadece, hepsi bu. hani derler ya, 'herşey dozunda' bir çocukluktu bizimkisi, bağımlılık olmaksızın, ama bağlı.
düşünmek istemiyorum.
ama düşünen düşünmüş ve muhteşem olmuş.
yeni dizim revolution'ı izledikten sonra ben de düşünmeye başladım. birazdan yazacaklarım dizinin bölümleriyle ilgili büyük büyük spoiler'lar içerebilir. o yüzden bu noktada okumayı bırakın sevgili dostlar. her zaman dizi yorumlarını yaparım ve böyle büyün spoiler yorumu koymam çünkü in a way it is self-explanatory başlıktan ötürü. ama yine de bu dizideki bazı şeyler öyle günlük ama öyle bulunmaz ve güzel ayrıntılar ki, cidden bozmak istemem o tadı sizin için.
geçenlerde sabaha doğru eve gelip bir duş alıp yatmak istedim. son derece basit bir istek. bir o kadar da önemli üstelik. ama elektrikler kesikti ve kombi çalışamadığı için karanlıkta hiiiç biryere ilişmeden mal gibi dikildim. taa ki ışıklar açılıp medeniyete kavuşuncaya kadar. işte bu andan sonra hemen ertesi gün, bana bol bol söylenen bu diziye başladım, bir oturuşta altı bölümünü birden hatmettim zaten.
aklıma gelen ilk şey şu. biz her şeyi ne kadar hafife alıyoruz böyle yarabbim. daha doğrusu neden böyle hafife alıyoruz? neden her zaman orda olması gerek gibi yapıyoruz? neden doğamızda birşeyler 'gibi yapmak' var? misal dondurma. ışıkların söndüğü o gece kızlarına istediğin kadar dondurma ye diye mathison ailesi beni çok zayıf bir yerden vurdu söyliyeyim. yani bu kadar basit bir şey. ama o çocuğun dondurmanın tadını bir daha asla bilmeyecek belki de hatırlamayacak yaşta olması düşündüğümden de derinlere indi. içime işledi.
peki ya fotoğraflara ne demeli? çocuklarının fotoğrafını i-phone background resmi yapmış bir anne düşünün. tüm elektrik sistemleri kapanınca çocuklarının yüzünü unutmaya başlıyor 15 yıl geçtikten sonra. düşünebiliyor musunuz? fotoğraflarımıza sahip çıkmamız gerek gerçekten. benim gibi dijital nesli reddedip hala siyah beyaz fotoğraf çekip, hala sonuçları görmek için film yıkamak zorunda olan insanlar, olmak zorunda. başka çaresi yok. yoksa herşey silinip gidiveriyor. bir dostun söyledikleri kulağımda çınlıyor şimdi mesela. alway back up the back up. ama düşündüğümde ne kadar çaresiz. back up'a bağlıyız. onu bağlayacak ekran olmadığında, kendimizi o 'kara kutu'ya bakıp dostlarımızı, sevdiğimiz şarkıları, bizi duygulandıran filmleri hayal ederken mi bulacağız? dilerim o gün bizi asla bulmaz.
düşünüyorlar mesela dizide, aman bu çocuğu nerde saklıyor olabilirler diye. düşün düşün bulamıyorlar. ama sonra adamın jetonu düşüyor. bankada. bankanın kasasında. obvious enough aslında. ama fark edemiyor. çok garipti o sahneyi izlemesi. para hiç bir şey ifade etmiyor. kıymeti olan bir kağıt değil bu revolution dünyasında para. aaron diyor ya hani, bankadaki 80 milyon dolarımı bir rulo tuvalet kağıdı için veririm diye. aynen o hesap. ya da bir bardak temiz su için karısına verebileceği. dediğim gibi, bazı şeylere sürekli anlamlar bahşedip, anlamları kıymete bindirmeye çalışıyoruz. çok garip.
en çok nerden vurgun yedin diye sorarsanız diziyi izledikten sonra, sanıyorum maggie'nin hikayesi demek zorundayım. kadın çocuklarına ulaşmaya çalışıyor ve ulaşamıyor ötesi var mı? bizim zırt diye uçağa binip kilometreler aştığımız, otobüslerle tatile gidip, arabalarla kahvaltıya çıktığımız bilinen dünya sona erdiğinde kadın çocuklarını görmeye gidemiyor. çok mutsuz oldum çok. wonderful wizard of oz'un hikayesi okunurken o kadar çok ağladım ki... dorothy o kırmızı ayakkabılarının topuklarını birbirine vururken, kalbim gözyaşı olarak attı. mahvettin beni maggie. alacağın olsun.
maggie'nin o göl başında oturup ben'le tanıştığı sahneye de iki çift lafım var doğrusu. bana the constant gardener'daki ralph fiennes'in gittiği o göl kenarını hatırlattı. tessa'yı hatırlattı. 'tessa was my home' cümlesini hatırlattı. yönetmen hiç farkında olmadan başka başka kapılar açtı içimde, onun da alacağın olsun resmen.
hazır ulaşımdan bahsederken en baştaki o dehşetli ana da değinmek lazım. dan diye düştü uçak ya. ötesi yok. kağıttan uçak olsa daha mukavim düşerdi. o an anladım ve gördüm ki, ay yarabbim hiç bir zaman anlamak istemiyorum böyle şeyleri, uçağı 'düzgün'düşürmek için de mekanik bir güç kudret lazım. öteki türlü alabora. çok korkunçtu o patlama. dedim ya, tek kelimeyle dehşet aktı damarlarımda.
geliyorum militia muhabbetine. cidden böyle birşey olacağına inanıyorum. bir güç vakumu tüm bilinen kontrol mekanizmasını elimizden bir şekilde alsa, elbet birileri doldurmaya çalışır bu boşluğu. üstelik miles bu sistemi kurma fikrini monroe'ya verirken ben onun ne yapmak istediğini anlıyorum. kimsenin yardıma gelmediği bir yerde, herkesten birşeyler alan bir güç, düzen getirebilir. ve aranılan bu yardım, getirilen düzenle ulaşabilir gerekli yerlere. ama bunu koloniler arası savaşa sürüklemek filan, bakalım, dizide bizi neler bekliyor.
sondan bir önceki yorumuma gelirsek insanoğlunun çiğliğinden bahsetmek istiyorum doğrusu. hah, iddialı bir başlangıç yaparak dikkatleri çektim evet. şimdi bir daha baştan alayim cümlemi, çünkü esas söylemek istediğim bu değil. insanoğlunun çiğliği değil çünkü bizim tanık olduğumuz bu dizide. yemek bulamayınca birbirini öldürenler, birşeyleri gasp edenler, çadırda bir çifti vurup kaçanlar, bir adamı dövenler, bir çocuğun boğazına sarılıp yemek v ermezseni boynunu kırarım diyenler, yemekleri alanlar, yemeği alanları çekip vuran anneler. çiğlik yok bunda, bencillik var. koruma içgüdüsü var. açlık var. korku var. var da var. velhasıl dizinin insanın sınırları konusunda bizi getirdiği noktaya hayran oldum. daha çok flashback istiyorum evet.
son olarak şunu söylemeli: dizinin jeneriği bitince evolution yazıyor önce, sonra r harfi yanıyor ve revolution oluyor. izleyici olarak eletriğin kesilmesini, müzik dinleyememenin korkunç acısını, açlıktan ölen çocukları, yenilemeyen dondurmaları, asla görülemeyecek şehir silüetlerine üzülüp, blackout'un ne kadar korkunç olduğunu düşünürken jeneriğin bu şekilde bağlanması beni şaşırttı çok. sanki bu bağımlılıktan kurtulmadıkça evolution yaşanmayacak gibi çılgın bir önerge geldi aklıma. insanın bağımlılıkları olmadan gelişmesi -dikkat bağlılık demedim, bağımlılık dedim- mümkünse ve tarih boyunca haklar verilmemiş alınmıştır doktriniyle anlatılan devrim tarihini düşününce, insan düşünmeden edemiyor. mesela benim küçük kuzenim. onlara gittiğimizde, hatta yanında otururken dahi elinden psp'si düşmüyor. o oyunun o bölümü bitinceye kadar dikkatini çekmek mümkün olmuyor. tam da dizinin en başında gördüğümüz gibi. i-pad'de oyun oynayan daha büyük çocuk ve ekrandaki bugs bunny'i izleyen daha minnoş bir başka çocuk. elektrik kesilince ilk tepkiyi o koyverip ağlıyor işte. bilemiyorum, böyle düşününce benim, bizlerin çocukluğu daha iyiydi demekten kendimi alıkoyamıyorum sadece, hepsi bu. hani derler ya, 'herşey dozunda' bir çocukluktu bizimkisi, bağımlılık olmaksızın, ama bağlı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)